24 Aralık 2012 Pazartesi

Burası Neresi Moruk?

Pardon burası aradığımız koltuk mu acaba. İstediğimiz manzarayı izleyip biraz gülüp biraz ağlayıp birazda aldatıldıktan sonra unutulacağımız yer olabilir mi acaba. Burası yağmurda aynı şemsiye altında yürümeyenlerin,   otobanda kenara çekip dörtleri yakanların, komedi filminde ağlayanların, burnu akanların, burç yorumlarını okuyanların, otobüsteki boş koltuğa oturmak istemeyenlerin, indirimleri takip edenlerin, ders çalışmak istemeyenlerin, küfür edenlerin, sevgi bekleyenlerin, sürekli temizlik yapanların, kahveyle ısınanların, yastığıyla dertleşenlerin, berduşların, platoniğe tutunanların, bardağı boş görenlerin yada bardağa hiç bakmayanların, burası şemsiyesi bile olmayanların yeri değil değil mi? Uzatabileceğimiz listemizin unutulan binlerce kaybedenleri için bir yer mi yoksa.
Bir türlü karar veremediğim için cezalandırılmış her hangi birisi olmak. Artık düşünmek zorunda bile olmamak.  Tesadüflerle dolu hayat yaşadığımı bilsem de tesadüflere inanmıyorum. Bunun sebebi aynı köşeyi dönüyor olsak bile çarpışmıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor. Oysaki birbirimizi görmemiz bile bir tesadüf sayılıyorken. Bunlar zoru sevdiğimizden değil. Biraz cesaretimiz yok daha çok aptalız. Bilmiyorum daha önce söylemiştim belki.
Burası hislerimizi gömdüğümüz yer olabilir mi? Onları yağmurlu bir günde gözyaşlarıyla toprağa verdiğimiz ve sonrasında oradan bir fidan olmasını beklediğimiz yer. Olur da beklediğimiz ağaç bir meyve verirse göz yaşlarıyla suladığımızı düşünüp böbürleneceğimiz nokta.
Arayışta olmak güzel geliyor. Çoğu zaman sinir bozucu olsa bile aramak kendini kaybetmiş yada kendini unutmak. Kulağa hoş geliyor insanı tatmin ediyor. Hayal dünyanda yarattığın insan olarak hareket etmek. Beyninde sürekli birilerinin dans etmesi, mutlu olması ve arzularına sahip olabilmesi. Bunları kolaylıkla yapabilmesi. Kolaylıkla yalan söyleyebilmenin gelip geçici mutluluğu zaman geçtikçe bizi öldürse bile bu ölüm bizim nirvanamız belki.
Burası asilik yapıp insanlara sadece zorluk çıkarmak istediğimiz yer mi yoksa. Yada asiliği yüceltmemiz tıpkı platonik aşkımıza övgüler yağdırdığımız gibi. Zihin mastürbasyonundan öteye gidemeyen bir kendimizi kandırma biçimi. Aynaya bakamadığımız için korkularımızın nefrete dönüşmesinden kaynaklanan bir sefillik sadece. Henüz hislerimizin meyvesini yememiş olduğumuz için böyle pislik davranıyoruz belki.
Pardon ama burası sadece ağladığımız yeri daha çok andırıyor. Hayal kırıklıklarımızın diyarı, beklentilerimizin bizimle alay ettiği yer. Donumuza kadar kaybettiğimiz kumar masası.
Bildiğimiz iki şey var. Burası pes edenlere ve pişman olanlara göre bir yer değil. Hikayelerimizi anlatıp insanları güldürmek, düşündürmek ve en çokta ağlatabilmek istediğimiz yer. Lanet gözyaşları yalandan olamaz ki..

8 Aralık 2012 Cumartesi

Kılık Kıyafet

Bize engel olan bir şeyler vardır her zaman. Gelemedim, yapamadım, okuyamadım bla bla kusura bakma ile devam eden cümleler. Eğer bana engel olan bir şey varsa ilki tembelliğimdir. Eğer ki tembel olmasaydım zaten bu satırları yazıyor olmazdım büyük ihtimalle. Diğeri ise müzik, önceden dediğim gibi. Bilmiyorum siz nasıl bir ortam oluşturuyorsunuz yazmak için ama ben genelde müziği sonuna kadar açıp içimden geleni yazdığım için hep farklı  yönlere sapıyorum.
Beni engelleyen en büyük şeylerden birisidir müzik. İlham verir ama genelde kısıtlar. Neyse bir kaç anımdan bahsedip gideceğim.
İstanbul'da kar yağışının çok şiddetli olduğu yıllardan biriydi. Orta okuldaydım herhalde. Kartopu savaşı için sözleştik mi bilmiyorum ama alt mahalleden tanıdığımız çocuklarla karşılaştık bir sokakta. Hemen kartopu yapmaya koyulduk, sıkı bir savaş bizi bekliyordu. Klasik savaştan önce laf atmalar başladı çocukluk halleri ile sataştık birbirimize önce. Aslında hepimiz birbirimizi tanıyorduk yani sadece savaştan önce ortamı kızıştırmak için laflar atıyorduk işte. Bir arkadaş vardı karşı gruptan, ayağında sandalet vardı ve yerde 15-20 santim kar vardı. Hepimiz onun ayağında sandalet olduğunu ve bilmem kaç kat yün çorap giydiğini görmüştük. Herkesin sustuğu bir anda bir arkadaşımız o sandaletli çocuğa sataştı, daha doğrusu sandaletlerine laf attı.Bazılarımız güldü bazılarımız ayıpladı o anda. O an savaşı kızıştırmaya yetti ve kar toplarının içi taşla dolduruldu. Evime dönüp ter içinde ellerimi kalorifer peteğinde ısıttığım sıradan günlerden biriydi işte. Ani hava değişimi ellerimi acıtıyordu yine.
Bir spor ayakkabım vardı. Belki kaç sene giydim hatırlamıyorum. Değer bilen birisi olduğumu düşünüyorum, güzel bakarım sahip olduğum her şeye. Her neyse işte. Lisede sıradan bir gündü işte herkes sıraya dizilmişti yine kontrol vardı. Ben hep en geç giderdim ama kontrolden kaçamazdım. Okula geç girebilmek için kapının önünde sigara içmiyordum sadece geç kalıyordum, her zaman yaptığım gibi. Hep son minibüse ben binerdim, kendimi bildim bileli koştum yada koşar adım yürüdüm okula. Hep zorla gittim. Bu da konuyla ilgili değil geçtim. Yine müzik yüzünden saptım konudan işte. Kontrol sırasında okul müdürü ayağımdaki ayakkabıyla ilgili bir laf etti. Daha önce çok defa o ayakkabıyla beni görmüştü ama ilk defa laf söylediği için bende laubali bir şekilde gevşek gevşek cevap verdiğimi hatırlıyorum. Evine git dedi beni okula almadı. Normal bir öğrenci belki internet kafeye gider sahile gider, başka arkadaşlarını ayartıp gezmeye tozmaya gider. Ben eve gittim hüzünlü bir şekilde. Artık gitmeyeceğim okula diye düşünüyordum, zaten nefret ediyordum okuldan her zaman. Annem bana siyah botlarımı giydirdi o sıcakta ve okul yoluna düştük ve derse girdim.
Sırf verdiğim cevaptan ötürü geri çevirdiğini söylemiş müdür. Ne söylediğimi hatırlamıyorum ama çok ta kötü bir şey söylememişimdir her halde.
Çocuklar çok acımasızdır ve müdürler her daim ön yargılıdır diyeyim. Bu kılık kıyafet konusu iyi mi oldu yoksa kötü mü bilmiyorum. Daha bir ton acımasız öyküm ve öğretmenler tarafından haksızlığa uğradığım durum vardır. Umuyorum ki ileride birileri nefret duyarak hatırlamaz bu dönemleri. Artık iyi mi oldu yoksa kötü mü bunu göreceğiz ve mesajı aldınız diye düşünüyorum.
*Lisede açtığımız bir forum var tam 7 sene öncesine ait. Tekrar buldum ve girdim o siteye. Ne salakmışız lan diye düşünüyor insan. Ama büyüdüğünü de hissediyorsun. Garip bir şey. Acımasızdık hemde çok fazla, açıp baktım okudum. Belki zaman bizi ehlileştirdi ve saldırgan tavrımızı saklamamız gerektiğini öğretti galiba.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Bardak Huzur

Kapat o telefonu..Bırak elindekini moruk.. Artık biraz rahatlayalım kendi kendimize sohbet edelim..biraz bana odaklar lütfen. O telefona gömülen ibnelerden olma artık.. Aşkın tadı eminim güzeldir ama birazcık dostuna zaman ayırmalısın..
Biliyorum pek anlatılacak, dilden dile dolaşacak yada şaşırılacak bir şey anlatmıyorum ama sadece içimden geçeni anlatmak istiyorum. Ve karşımdaki insanın beni dinlemesini istiyorum anlıyor musun. Kimse beni dinlemiyor çünkü.
Sadece biraz huzur istiyorum bu hayattan galiba. İnsanlara bir şeyler anlatma fikri oldukça eskimiş gibi. Artık birilerini güldürmek onlarla anlaşabilmek yada onların dilinden anlamaya çalışmak demode benim için. Biraz kendimi dinlemeye verdim biraz daha mutlu olmak istiyorum. Aslında şimdi mutlu muyum bilmiyorum. Müziksiz düşündüğüm ve yazdığım bir kaç yazıdan biri çünkü. Müziksiz bir hayat hıyara benzer dostlar. Onu ya tuzlamalısınız yada bolca şekere bandırıp yemelisiniz. Artık yörenizde işler nasıl gidiyorsa öyle yapmalısınız. Artık bir şeyler yapın çünkü müzik herşeydir.
Eğer eski çağlarda yaşıyor olsaydım yine aynı şeyi isterdim. Hey dostum bitmedi mi şu lanet yüz yıllık savaşınız ha? Neden bir ihtilal yapıyorsunuz dostum? Pastamız yok seni orospu bize biraz yemek ve bira ver huzurumuzu bulalım. Neden bir gemiye atlayıp dünyayı keşfe çıkıyorsun ibne icra memurları mı peşinde yoksa? Bi kıçınızın üstüne oturamadınız insanoğlu.. Huzur hep savaşmakta mı yada kanda mı yoksa?
Belki de bizim yanlış yaptığımız şey budur. Aradığımız huzur biraz kan dökmektedir. Eğer meşhur seri katil Ted Bundy burada olsaydı beni onaylardı.
Birazcık huzur için şişelere gömülüp kronik alkolikliğin ve sonrasınra alkolikliğin pençesinde yaşamak ve mezara bir siroz olarak girmek zorunda mıyım? Amınakoyim anlayışsız ve kafası çalışmayan arkadaşlarımın. Sanki biz hiç soru sormuyoruz kendimize. Biz moron gibi geldik ve gidiyoruz. Amınakoyim kırmızıda geçen şöförlerin amınakoyim o kuralları çiğneyen ibnelerin. Bi siz akıllısınız değil mi? Biz aptal olduğumuz için uyuyoruz kurallara sanıyorsunuz. Ah be.. Hepinizin amınakoyim katil herifler.
Sinirliyim bir yandan umutsuzum ve eğer biraz daha düşünürsem kararsızım. İkizler burcunun bu türlü talihsizlikleri olur ve kabullenmek zordur. Neden bu kadar duyguyu bir arada yaşarken bir tutam huzur içermiyorum. Sadece biraz huzur aradığımı söyledim ve siz bana nerede bulacağım söylemediniz. Belki sevgilinin koynunda vardır o dediğinizden belki çocuklarına sarılmaktır huzur belki kafanı yastığa koyduğunda aileni mutlu etmektir.
Herkes on sekiz yaşını doldurmak için can attı peki ya sonra? Sonra ehliyet almak için can attık, bir üniversite için can attık, bir kız arkadaş için götümüzü yırttık, tekrar barışmak için çok ağladık, derslere tekrar alışabilmek için çalıştık, uyku düzenimizi ayarlayabilmek için can attık, bugün içmeyelim diye can attık... Peki ya sonra. Bu uğraştığımız hiç bir şey huzur içermiyordu dostum.
Huzur sadece köye gidip mangal yaptığımız ve manzaraya bakıp düşündüğümüz andaki gibi bir şey ise hiç gelmesin. Niye bize bu kadar detaylı bahsedildi ki? Ben huzur daimi bir şey sanıyordum, bir gelip hiç gitmeyecek sanıyordum. Şimdi o kadar huzursuzum ki arka sokaklar izleyip ağlıyorum. Huzursuzluk dengemi bozdu duygusal bir adam oldum çıktım, bende anlamadım ne hale geldim diye.
Ya bu kadar zor bir şeyse bu siktiğimin huzuru neden bize bu kadar umut verdiniz, filmlerde anlattınız, şarkılarda haykırdınız içimize işlediniz ince ince.. Neden bize bu kötülüğü yaptınız. Ben şimdi huzur arayan lanet kronik alkoliğin tekiyim.
Belki önceden daha mutluydum.
Belki hiç büyümeseydik daha güzel olurdu. Ne kadar klişe değil mi...Ama klişeler gerçektir dostum...
Eğer havalar soğursa diye soğuk havalar için huzur tarifi veriyorum alın kalemi kağıdı:
Bir parça çubuk tarçın, isteğe bağlı ayva, elma, armut, portakal, limon parçalarını dilimliyoruz yada aklınıza gelen ve aromasını sevdiğiniz her hangi bir kaç meyveyi, ki bu saydıklarımı birlikte kullanabilirsiniz, bir kaç yemek kaşığı şeker ve son olarak bir tutam karanfil, hepsini marketten beğenerek aldığımız ve yoğun bir tat içermeyen kırmızı şarapla birlikte bir tencereye koyup ısıtıyoruz. Kaynamasına izin vermeden karıştırdığımız içeceğimizi süzerek bardaklara doldurup servis ediyoruz. Bir bardak huzurunuz afiyet bal şeker olsun efendim.. Görüşmek üzere...

26 Kasım 2012 Pazartesi

Aslında Yok Böyle Bir Yazı



Hafıza ve bilinç yakın arkadaşlardır. Sürekli iletişim halindedirler ve ser verip sır vermeyen tiplerdir bunlar. Bunlar ekip halinde bizlere tuzaklar kurarken bizim haberimiz bile olmaz. Bilinçli bir şekilde yaptıkları aslında bizim bilinçli olarak yapmadıklarımızdır. İşte bundandır bilinçaltı dediğimiz kavram oluşmuştur. Bildiğimiz şeyler ancak insanın bunu farkedebilmesi (yada kabullenebilmesi) biraz zaman alıyor.
Zor zamanlardan geçiyorum çok bildiğimi sandığım yalanları bırakmaya başlıyorum. İnsanın kendini kandırması gibi bir alışkanlık var. Bende çokça var.(di-li geçmiş zaman) Bir rüyadan uyanmak zorunda olduğum zamanlar işte bu zamanlar. Günlerdir itiraf gecelerindeyim, bir çözülme belki biraz iflasın ertesindeyim. Şimdi yaralarımı sarıp tekrar ayağa kalkma zamanındayım.
Ben ne zaman bu kadar hata yaptım.
Çok mu sarhoştum hatırlamıyorum.
Diyorum kötü birisiyim belki aptal. Yazmak inanın zor. Her harf için bir kırbaç vuruyorum bilinçaltıma. Çıksın gerçekler ve kendimle daha iyi kavga edebileyim. 
Herkes kendi içinde savaşlar vermiştir bazı gerçeklere alışmak yada bazı hayalleri kurmaya çalışır. Her gün bir gerçek ve binlerce hayal ile yaşıyoruz. 
Bu son olsun. Bilinçli yada farkında olmadan üzdüğüm herkesten özür dilerim.
Daha neşeli günlerde görüşmek üzere.
*Rüya görmek ne kadar güzel bir şey bir şey öyle. Uzun zamandır göremiyordum özlemişim. Gidip bir kaç kuple rüya daha göreyim ve mutlu uyanmanın tadını yaşayayım. Belki...


20 Kasım 2012 Salı

Sadece İhtiyar



Bir saniye kafamı toplamalıyım. Evet ellerim sucuk kokuyor. Sucuk soydum bu gece. Bizim sucukları bilmezsiniz zor soyulur ve soyarken kokusu ellerinize işler. Ama o öyle müthiş bir kokudur ki, bence parfümü olsa sıkılır yani. Adamı yerler yani.
Bu gece klavyenin başına oturmamın sebebi çok güzel çok bence çok gerçekçe. Herkes kendini anlatmak için açıyor blogunu, ben daha çok tespit yapmak biraz saçmalıklardan bahsetmek için açtım ama yine kendime döndüm sonuçta herkeş gibi.
Bak ayıptır söylemesi az önce bir çorba içtim, zaman makinasını göremedim ama kesinlike çorba bana orta çağdaymışım hissi verdi. Bir lezzetli, bir ağır, bir doyurucu, bir baharatlı.. Hey dostum bu sadece bir çorba. Neyse işte çok lezzetliydi. Yediğim içtiğim bişey olsun ben düşündüklerimi anlatayım.
Bugün garip bir gün olacağını biliyordum. Bugün mahvolmak için uyandım ben. Ben aslında çok kötü şeyler yapmış birisiyim, siz bilmezsiniz, benim yeni dostlarımsınız. Nazi kampında bir gardiyan değildim ama kendimi hep kötü hissettim aslında yaptıklarımdan dolayı.
Yazdım önceden pişmanlıklarımdan bir kaç kuple bir şey. Günah çıkarma isteğimi belirttim. Beni benden iyi anlatan bir kaç insan var şu dünyada. Bugün onlardan birisiyle görüştüm. Ve beni laflarıyla bir dövdü ki. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen ben. Sınav sonuçlarına bile bakmayan birisiym lan ben. Bu kadar beni tanıman bana ağır geliyor, çünkü ben kendimi çok gizemli çok bilinmezli bir denklem gibi sanıyordum. Aslında söylemişti bir dostum, sen zorlaştırıyorsun dünyayı, kendini. Aslında çok basitsin diye de eziklemişti, aslında gerçekleri yüzüme vurmuştu sadece.
Ya düşün sahnede uçuyorsun ve adam gelip ipi kesiyor seni mahvediyor oracıkta. İşte bunu hissettim bugün tekrar. Tam buruna darbe aldınız mı hiç ? İşte öyle bir his insan kendini şey gibi hissediyor. Neyse işte öyle hissediyor.
İnsanlar narindir pek incitmeye gelmez, hele ki ikizler burcu tam bir duygusal salağın tekidir. Bir de insanın özürlü noktaları yüzüne söylenince ayrı bir üzülür. Ben istemiyor muyum kendimi geliştirmeyi anasını satim, ama ne yapayım gelişmedi amınakodumun huyu. Neyse işte bende bir huy var parayı bulayım kimseyi tanımam ha söyleyeyim.
Kendimi kötü hissettiğim bir nokta da bugün bunu giydim gibi bir yazı oldu, bugün bu maskemi taktım ey dostlar falan. Ama kesin olduğum bir nokta var ki dostlar, ben kendimi yazarak ifade edebilirim en fazla. Kumar borcum yok ama yinede yazıyorum belki bir kaç dostum okur da beni daha iyi anlar kendimi daha iyi satarım falan.
Sanırım bir insana ne kadar değer verirsem o kadar konuşamıyorum, belki kalbini kırmak istemediğimden belki kendi özürümden dolayı. Ama öğrendiğim şey konuşamamak. Sanırım Eskişehirin sevdiğim yanı bu. Kimseye açıklama yapmamak, özgürlüğü damarlarında hissetmek. Rahatsın oğlum, niye böyle yaptın niye gelmedin, niye aramadın derdi yok. Sadece kendinsin, ben Eskişehirdeyim diyip kurtuluyorsun her şeyden. Bu da yapabildiğim bir diğer itiraf oldu sanırım bu blogda. Ben daha burada içimden geçenleri söyleyemezken insanların yüzüne nah söylerim yüz sene.
Ben ihtiyarım, sandalyesinde oturup manzarayı izleyen arada sırada hikayeler anlatan, içten davranan ama mesafeyi koruyan, seven ama belli etmeyen, kafasına yastığa koyunca uyuyamayan, saçı olmayan sakalına karışmış o düşünen adamım. Kesin bir hükmüm olmadı hiç bir kimse yada hiç bir yer için. Bu gün güzeldi der ve minnet duygularımla odama giderim, orada ne düşündüğümü kimse bilemez ve uykusuz geceler beni dinler sadece.
Esen kalın dostlar, ben size biraz tuzlu fıstık ve birayla birlikte birlikte belki biraz tavsiye verebilirim o kadar... Fazlasını beklemesin kimse...
Bu da yazımın soundtracki oldu.. Keyifle dinleyeniz..

14 Kasım 2012 Çarşamba

Yazılması Gereken Hikayeler Var


Anlatmak istediğim bir hikaye var. Çok ciddi ve zorlu bir iş olduğu için kalkışmaya korktuğumu düşündüğüm bir iş. Beni ben yapan, burada olmamı sağlayan insanın hayatını yazmak. Dedemlerin hikayesi. Zor iş çünkü detayları öğrenebilmek ve tam anlamıyla aktarabilmek..ah kafamı kurcalıyor. Yaşamadığın bir şeyi yazabilmek zor çünkü, başkasının gözünden bakabilmek zor çünkü. 
Eğer ki kendimde birazcık yazarlık görüyorsam bu hayat hikayesini yazarım diye düşünüyorum. Her yerde o kadar çok hikaye anlatıldı ki artık bu gün tak etti ve kendimi yazmak zorunda hissettim. Belki seneler sürer ama ben bunu yazmazsam kimse yazamaz biliyorum. En azından çocuklarıma gösterebilecek bir şey bırakmak istiyorum. Burada yazdığım saçmalıklar kimin umurunda.. Daha gerçekçi bir şeyler yazmak hep hayalimdi. Yıllardır önünde duran bu fırsatı tepmek aptallık olur. 
Senelerdir konuşuruz aramızda, bizim mahalle şöyle bizim mahalle böyle diye. Pek çok dostumuzu getirip anlatırız hikayeleri. Pek çokları yalandan bir gülümsemeyle onaylar bizi. Bazıları inanır hikayelerimize bazıları palavra der geçer. Tam filmi çekilecek olaylar var deriz öyle sohbet ederken. Ama birisi yazmadan olmaz. 
Neyse söylemek istediğim, ben bu hikayeleri bir araya getirip yazmazsam bana yazıklar olsun. Aha buraya yazıyorum ileride bakıp utanayım diye. Artık belimde kalemim var yazmaz isem alnımda kara lekem ve suratıma tükürecek bloggerlar...
Amacım hikayeyi buraya yazmak değil, bir taslak haline getirip adam akıllı bir şekilde basılmasını sağlamak. 
''Dortmund'da Ecevit'in kahvesinde 'dami pivo'.


4 Kasım 2012 Pazar

Blogum Dergisi Kasım Sayısı Yayında

Haziran ayında yayın hayatına başlayan online dergi Blogum'un Kasım sayısı yayınlandı. Her ay birbirinden farklı 'blogger'ın yazıları ile genişleyen ve gelişen bu sayıda benimde bir yazım yayınlandı.
Sizlerde bu dergiye konuk olabilirsiniz. Tek yapmanız gereken bu formu doldurmak. Tıklayınız.
Yazımı dergi yayınlandıktan sonra okuyup kontrol ettiğim için hatalarımı şimdi görebildim. Affola. Blogum dergisine teşekkür ediyor ve başarılarının devamını diliyorum.
Keyifli okumalar.
Şimdi kontrol ettim de bu samimiyetsiz ve veli toplantısına davet edermiş gibi cümlelerden sonra bir kaç kelime daha söylemek istiyorum. Bloglarda dolaşırken keşfettiğim bu e-dergi beni heyecanlandırdı. Hemen başvurum kabul edildi ve yayınlandığı için mutlu olsam da 'içindekiler' kısmında yer almamış olmak sanki konsept dışına atılmışız izlenimi verdi. Çoğul konuşmamın nedeni yazısını yollaması için ısrar ettiğim dostum Ozan Öztelli. Umarım editörler ilerleyen sayılarda daha dikkatli davranırlar. İlerleyen sayılarda tekrar konuk olmak dileğiyle.

 
 

2 Kasım 2012 Cuma

Batıyoruz Kaptan


Özgür davranabilmek daha rahat olabilmek için kaçtığın yerler vardır. Ben daha rahat olabilmek için şehir dışında okumayı seçtim yada bu blogu açtım mesela. Kendimi tüm içtenliğimle tarif edebilmek, düşüncelerime ve duygularıma her hangi bir kısıtlama getirmeden yaşayabilmek ve yazabilmek için bu hayatı seçtim. Hayallerim çok farklıydı, daha mutluydum belki. Planlar için daha çok zaman harcadığım zamanlardı. Zamanın dönüp sizi bambaşka birisi olarak çıkardığı tünellere girdiğini düşün. Fantastik değil ama değişimi iliklerine kadar hissedip biraz düşününce üzülüyorsun ama daha çok umursamıyorsun. Giderek duyarsızlaşmanın verdiği yalancı mutluluk ile soğuk odalarda soğuk yazılar yazıyorsun. Daha açık olmak isterdim ama hiç bir zaman içimdekini net olarak aktaramadım ki. Dönüp dolaştırmayı seven bir yapım var ki, gideceğim bir yere bile dolana dolana giderim.
Şu anda şarkı değişti ve yazmak istediğimden şimdilik uzaklaştım.. Aklınızda bir fikir vardır ve o anki atmosfer kaybolduğunda o fikir toz olur. Benim sıkça karşılaştığım bir durum bu ve bu yüzden eğer bir şeyler karalıyorsam tek bir şarkı dinlerim ve arkada en az 30 defa çalar. Çünkü o atmosferi o yakalar. Bukowski değilim ki bir bira açıp daktilonun başında yazının akıp gitmesini sağlayayım. Bira atmosferin bir parçası olabilir belki.. Neyse.
Ben buraya neden çıktım, nasıl çıktım. Biraz özgürlük yaşamak için geldiğin bu dünyanın senin için pek uygun olmadığını anlamakta varmış. Bu itirafı sonunda yapabildim. Mutsuzluklar kapıya dayanınca mecburen dökülüyorsun.
Bir an için bir hayal kurmayı deneyelim. Bir başarıyı düşünüyorsunuz, onun için çalışıyorsunuz. Hayatınız boyunca yanınızda bulunmasını istediğiniz kişi ile birlikte kuruyorsunuz bunu. O an için o kişi sizin için çok önemli. Zaman size sağlam bir tokat atmadan gerçekleri göremiyorsunuz ve bu zamanlarda yaşıyorsunuz. Hayalinizdeki başarıyı hayalinizdeki insanla birlikte başarıyorsunuz diyelim. Peki sonra ne olması gerekir? Başarınızın keyfini çıkarıp gökten düşen elmayı  yemek değil mi? Ama öyle olmuyor. Kendi çukurunu kazıyorsun ve 'çok orospu çocuğusun hayat' diye söyleniyorsun. Ulan mutluluğu avucunun içinden kaçırıyorsun işte. Yıllar geçiyor ve sonra bakıyorsun başarı dediğin sikik bir plan.
Zaman geçiyor ve plansızlığın keyfini sürüyorsun. Alkol seni seviyor sen başka hayallere dalıyorsun ama sonunda yine bir şarap açmak zorunda kalıyorsun. Bir peynire bakıyorsun bir duvarlara. Bu benim istediğim hayat mıydı moruk diye soruyorsun. Ve en kötüsü gecenin sonunda kısık bir sesle söylenmek oluyor. Çığlık atmak için geç ve yorgunsun. Bir kaç kelime daha konuşup kendini daha üzgün bir adam olarak yatağa atıyorsun. Mutsuzluk içinde yüzen birisi değilim ama öyle olmak zorundaymışım gibi geliyor. Hayalimde kurduğum kale daha ilk günlerden başladı yıkılmaya. Şimdi yolun sonuna geldim. Etrafımda yardım isteyebileceğim kimse yok her zamanki gibi. Bu kadar çıkmaza düşmemiştim. Gemiyi terk etme vakti yaklaşıyor sayın konuklar. Belki yeni bir gemi yeni bir hayal gerekli benim için ama şu anda odysseus gibi bir çıkmazdayım. Ya deniz canavarı yada fırtınalarla dolu gemileri yutan bir girdap.
Bilmiyorum moruk. İstediklerini anlatabilmek güzel ama anlaşıldığın bir dünya daha güzel olurdu heralde. Mutlu olmak için her yolu denediğimiz doğru fakat belki açmaya korktuğumuz kapılar vardır. Bir yerde yanlış yaptığımız kesin. Elimizi çabuk tutsak iyi olur.
Kasımda aşk başkadırcılara gelsin...

23 Ekim 2012 Salı

Sıfır sıfır sıfır

İçimden hiç bir şey gelmiyor
Bir ses arıyorum ama herkeşler uyumuş
İçim kurumuş sanki
Bilgisayarımda bozuk zaten
Bir bok yok yine
Herkeşe iyi bayramlar görüşürüz
Bende su içip yatıcam zaten

10 Ekim 2012 Çarşamba

Kral Yırtık Kot Giyer


Hayatımız düşündüklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki büyük uçuruma bakıp korkmakla geçiyor aslında. Aklımdan öyle güzel şeyler geçiyor ki bazen kendimi çok disiplinli ve yetenekli sandığım oluyor. Şunu yapalım bunu halledelim, sabah 6'da kalkalım kahvaltımızı yapalım ajansı izleyip okulumuza gidelim. Nedense her sabah zar zor yetişiyorum derslere. Bir şekilde söyleyemiyorum içimden geçenleri. Kendi kendime konuşmaya çok alıştım belkide. Az önce başka bir konuda yazmayı düşünmüştüm mesela ama bu duygularım baskın çıktı belkide.
Bana hep emin olamadığımı söylüyorlar, peki sen neyden emin olabiliyorsun sayılardan başka. Emin olduğum tek şey yaşım. Belkide yanılıyorumdur kendimi oldukça yaşlı hissettiğim için. Lanet olası Zeus bile benim kadar yaşlı hissetmemiştir kendisini.
Ne yaşadığımın bir önemi yok, üşengeçlik sanki önceki hayatımda bana çok çalıştığımı söylüyor. Bu senin emekli gibi yaşaman için bir fırsat diye fısıldıyor kulağıma. Neden böyle konuşuyorsun şeytan bozuntusu? Canımı sıkma artık benim, düşündüklerimi yapabileyim.
Ama...
Amınakoyim yapamıyorum işte...
Bazen kendimi okuduğum okula layık görmem, daha iyi bir yerde olmalıyım diye düşünürüm. Ama düşündüklerimin bir önemi yok çünkü eğer buradaysam bunu hak etmişimdir, fazlasını değil. Okulun da bir önemi yok her konuda böyle düşünebiliriz aslında.
Söylediklerimden emin değilim, bir tepki almadıkça bu durum böyle sürecek gibi duruyor. Yalnızlıklar ülkesinde bir kral oluruz, kendimize emirler verip uygulayamayız. Kendimize ceza veremeyecek kadar yufka yürekli bir kral.Ah benim ıssız şehrim...
Lanet olası şehrimde Bim bile yok anasını satayım, sen oradan çıkar artık...
Not: Son zamanlarda epey blog gezmeye başladım ve gördüm ki ödül almamış bir blog yok. Benim neyim eksik diye düşündüm. Bu rezil kralın bir ödülü bile yok. Çünkü arkadaşım yok, kaç ay geçmiş blog alemindeyim bir yorum bile yazmadım. Ama yazmayı düşünüyorum. Kim bilir belki bu sefer düşündüğümü uygularım.
Esen kalın ıssız şehrimin sessiz insanları...


9 Ekim 2012 Salı

Kanun Kaçağı


Senin için bir kuyumcu soydum dün gece
Sırf sen mutlu ol diye bütün çiçekçileri gezdim
Sevdiğin o lanet çiçeği bulabilmek için
Polislerden kaçtım sırf sen mutlu ol diye
Kuytu bir sokakta gasp ettiler mücevherleri
İtişip kakışırken çiçeklerde ezildi
Polise gidemedim çünkü bir kaçaktım ben
Aşkımdan prangalar eskittim
Sen gör diye araba kiraladım son paramla
Bilmiyorsun ama kaza yaptım Bostancıda
Sen bu satırları okuduğunda ben çoktan gitmiş olacağım
Sabah ders var canım 
O kadar müze gezdim ama pranga bile görmedim ben
Ben adaletli bir hırsızdım zamanında
Sırf iki kişiyiz diye çaldığım üçüncü sakızı geri götürmüştüm
Zaten bizden boonie ve clyde olmayacağı belli
Ama bu sen mutlu ol diye hikayeler anlatamayacağım anlamına gelmez.

5 Ekim 2012 Cuma

Ruhsuz Herif

Şimdi nasıl mı hissediyorum?
Kırık dökük parçalanmış hissetmiyorum. Bir savaşı kaybetmiş gibi hissetmiyorum. Sokaklarda yalnız dolaşacak kadar güçsüz hissetmiyorum. Bir elveda ile hüzünlenecek kadar aptal hissetmiyorum. Köşeye sıkışmış gibi hissetmiyorum.Yorganın altına saklanıp ağlayacak kadar kötü, bankamatik sırasındaki adamlara kızacak kadar sinirli, bira fiyatlarına tepki gösterecek kadar alkolik, okulda dersi dinleyemeyecek kadar güçsüz, bir ekmek almaya gidemeyecek kadar üşengeç, yarın kaçta kalkacağımı bilemeyecek kadar umursamaz, faturaları ödemeyen bir ahmak gibi değil ama hepsini birden düşünebilen bir aptal gibi belkide.
Etrafıma bakıyorum ve planları olan insanlar görüyorum. B,C hatta D planı hazır olan insanlar. Ne için yaşıyor bu ahmaklar. Güzel bir hayat. Peki şu anda çok mu kötü bir hayat yaşıyoruz. Hayır. O zaman bence plana gerek yok.
Herkes gibi olmak zorunda değilim. Sürekli içimde bir 'hissi' yaşatmak, canlı tutmak, ona odun atmak zorunda değilim ki. Ben hayatımdan memnunum. Bir şey hissetmemek beni mutlu ediyor. Bir boşlukta olmak beni huzurlu kılıyor. Bir amacımın olmaması beni rahat hissettiriyor.
Hem kim için plan kuracakmışım ki? Hangisi plan kurmaya değer ki?
Ben bazen bencil bazen düşünceli bir çizgi çizmeye çalışıyorum. İnsanlar için bir şey yap düşüncesi beni rahatsız ediyor. Benim için uğraşan ailemi saymazsak tabi.
Her şeyin kötü gitmesinden rahatsız mı olmalıyım? Bence hayır. Hayat her zaman sana ayak uydurmak zorunda değil. Madem işler kötü gidiyor sen duruma ayak uydur. Ama istediğin kadar çalışsan da önüne geçemezsin bunu bilmelisin.
İşler sarpa sardığında kapıyı vurup gidecek kadar güçsüz değilim. Sadece düşünmek istemiyorum. Artık her hangi bir konuda bir şey hissetmek istemiyorum o kadar. Plan kurmak istemiyorum çünkü bilirsin ki Tanrı çok güler bu işlere.
Başta sorduğum soruya gelince; yaşlı bir teyzenin sokağı izlerken kedisini sevmesi kadar huzurlu ve meraklı ama bir yandan da bir seri katilin işini bitirdikten sonra ciddiyetini koruması ve kendisini önemli hissetmesi gibi.
Sadece içimden bu ikiliyi aynı cümlede yazmak geldi çünkü nasıl hissettiğim konusunda en ufak bir fikrim yok...Sadece bisikletimi özledim diyebilirim.
Ama şimdi iyi hissettiğimi söylemezsem olmaz..
Dur bir saniye.
O kadar planlardan bahsetmişken. Benim bütün planlarımı lanet olası inek içti. Gidip o pisliği vurmalı mıyım?
Planların canı cehenneme, en güzeli ağacın arkasında öylesine duran bir zenci gibi takılmak ve bilinmezlik denizinde limandan limana savrulmak. Bana ne rüzgardan, yardım etmiyorsa etmesin ben kendi dalgama bakarım.
Bugün acayip asiyim, kanım kaynıyor durduramıyorum. Laflara bak..Şimdi bir daha okudum da kendime sinir oldum... Sürekli değişen bir ruh hali içindeyim ve bunun sağlıklı olmadığının da farkındayım. Belki de size yalan söyledim, her şeyin farkındayım ama kendimi kandırmayı sevdiğim için yazıyorum bunları.
Evet şimdi kendimi kandırılmış hissediyorum. Ve bu durumdan rahatsız olacağım günü bekliyorum...

25 Eylül 2012 Salı

Kaybettiğin Ne Varsa Benimdir


Kaybetmiş olabilirsin bütün hayallerini ama dik durmalısın..
İşte günlerdir tekrar ettiğim cümle budur..
Hayat dediğin bir araba girdiğin çukurlar insanın canını sıkıyor ama...
Peki yol biterse ne yapacaksın
Belki yoğun sis altındayım bütün dertlerler üzerime çöktü bir anda

Onu kestirebilmek için zamana ihtiyacım var sadece
Oturmuş radyoyu kurcalıyorum bir ses duyabilmek için
Belki düzelir, rayına girer olaylar..

Bir güneş arıyorum, doğmasını bekliyorum
Beklemek en büyük hatam olduğunu bile bile
Boğazım düğümleniyor artık inan
Kafiyem kalmadı cebimde bir kaç kuruş eğlenmeye

Hep istediğin oldu işte diyor ikinci ben
Uğraş uğraşabilirsen
Çık işin içinden

Uzaktan bakmakla yaşamak bir değil ya lan
Yol bittiğinde sen nereye döneceksin çocuk

Yıllar sonra yüzüne vurulan gerçekle...
Belki de sabahı bekleyeceğiz yine her zamanki huyumuz işte...


18 Eylül 2012 Salı

BFF İstanbul Bisiklet Turu



Bisiklet Film Festivali 2001 yılında başladığı yolculuğunda nihayet İstanbul'a uğradı ve bende amatör bir bisikletçi ve profesyonel bir bisiklet sever olarak gözlemlerimi aktarmak istedim. Festival 13-16 Eylül tarihleri arasında düzenlendi, kısa metraj bisiklet filmleri, paneller, fotoğraf sergileri ve bisiklet gezileri ile gelip geçti. Ben sadece biziklet turuna katılabildim ve sizlere izlenimlerimi ve turun bende hissettirdiklerini aktarmaya çalışacağım. Festival ile ilgili daha fazla bilgi için buraya ve bu güzel organizasyonu düzenleyen Brendt Barbur ile yapılmış röportaja buradan ulaşabilirsiniz.


Bisiklet rotası bu şekilde fakat ben ve kuzenim tura caddebostandan itibaren katılabildik. Şimdi böyle söyleyince bende kendimi bir garip hissettim. Sergiye gitme filmleri izleme sonra gel burada bıdı bıdı konuş. Neyse işte bende o gün 50 km kadar bisiklet sürdüm, zaten İstanbulda olduğum vakitlerde mümkün oldukça o civarlarda bisiklet sürüyorum fakat bunu kalabalık bir grupla birlikte yapmak müthiş bir duyguydu.
Her sene düzenlenen Gumball 3000 rally diye bir organizasyon vardır. Zenginler lüks araçlarıyla üç bin mil süren bu ralliye katılırlar ve adı ralli olmasına rağmen asıl amaç eğlenmek ve biraz gazlamaktır. İnternetten takip ederim ve hayal kurarım katılmak nasıl olurdu diye ama 25bin sterlinlik katılım ücreti herşeyi tuz buz eder.
Sözün özü BFF adeta Gumball'ın bisikletlisi gibiydi. Konvoy halinde sahilyolunu adeta kapatmamız, düşük tempoda gitmiş olsakta yaşanan geçişler. 'Soldayım' diye geçeceğiniz bisikletliyi uyarmak, hoşuma giden bir detaydı. Herkes o kadar yardımsever ve cana yakındıki mest oldum diyebilirim. Küçük çocukların dışında konvoyda bir de bebek vardı 7den 70'e herkes tek bir amaç için buluşmuştu. İnsanları birbirinden farklı yapan binlerce detay ve düşünce bulabilirsiniz. Önemli olan ortak bir nokta bulabilmektir. Yolda bize alkışlarıyla, araçlarının kornalarıyla destek olan insanlar 'helal olsun spor yapıyorsunuz ' düşüncesinden çok ortak bir noktada buluşup birlik olmamızı beğendiler diye düşünüyorum.
Maltepe Sahilyolunda uzun bir konvoy halinde ilerliyoruz.


Maltepe Sahilinden adaya yolculuk için çıkarma gemisine biniyoruz.

  Çıkarma gemisi tıklım tıklım adım atacak yer yok.

Büyükadaya varış ve organizatörlerin uyarılarını dikkatle dinleyen bisikletçiler.

Güzel manzara bahanesi ile Büyükadanın haşin yokuşlarında yorulan ayaklar dinlendiriliyor:)

Nihayet plaja varıyoruz ve herkes dinlenmeye ve sohbete başlıyor.

Sponsor iş başında insanları mutlu ediyor.
Efes standına ilk önce uğrayıp yer arayan  insanlar bizden başkası olamaz. Bu anda grubun ücretsiz biradan haberi yok ,tabi 2 dakika sonra ortalık hareketleniyor.
Herkes o kadar memnun kaldıki arayı soğutmadan yeni organizasyonlar düzenlemek istiyor. Bundan sonra fırsat buldukça bu tarz organizasyonlara katılmaya özen göstereceğim. Grup halinde bisiklet sürmenin keyfini herkes tatmalı fakat bu tarz durumlar tehlikelide olabilir. Zira mesafeyi ayarlayamazsanız kazalar yaşayabilirsiniz. Kaskımızı takıp, takip mesafemizi korumalıyız.
Biz ilerleyen saatlerde gruptan ayrıldık ve iyi yaptık çünkü biz evimize vardığımız sırada yağmur başlamıştı ve bazı videolardan anladığım kadarıyla tam çıkarma gemisinde giderken yakalanmışlar yağmura. Bu da bizim şansımız, diğer arkadaşlar için işin cilvesi oldu sanırım.
Bunu sona sakladım, bu bisiklet engelli insanları gezdirebilmek için özel olarak tasarlanmış, bu duyarlı davranışlarından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Önde oturan HaberTürk muhabiri ve buda haberin görüntüsü.

Arabadan in bisiklete bin.
O gün bin bisikletli büyükada da çocuklar gibi şendik.



10 Eylül 2012 Pazartesi

Ne Kadar Gri

Ah şu tatiller yokmu arkadaşları birbirine düşüren..Nasıl bir tatil ki arkadaşını tanıyorsun kabullenmeye çalışıyorsun..Çok zor geliyor ama..Şöyle başlayayım..
Ben türlü dertler arasında olsamda insanları mutlu etmeye çalışırım herzaman. Bu yüzdendir ki hep istemesemde bir yerlere gitmişimdir bir yerde bulunmuşumdur. Çünkü bilirim arkadaşın değerini aslında hiç göstermesemde. Bazıları vefasızlık sayar arayıp sormamayı ama ben öyle arayıp soracak her dakika merak edecek bir adam değilim ki. Ben içimde yaşarım her kavgayı, aşkı, sevgiyi, kırgınlığı veya aklına ne geliyorsa işte. Bir arayıpta nasılsın demek aklıma gelmedi hiç bir zaman ki bundan sonrada gelmez. Hep karşıdan beklerim aramasını ve sevdiğimi bilmesini.. O yüzden hiç umursamam beni unutmasını veya silmesini sadece içimde yaşamayı severim işte. Çünkü öyle alıştım en başından beri..
Bu yüzdendir ki kızarlar bana hayırsız derler ama pek umursamam çünkü ben böyleyim, kabul edip ararsan gelirim her zaman ama öyle uzaktan uzaktan olmaz işte göksel'in dediği gibi. Neyse işte bu itiraf kısmını geçip konuma girmek istiyorum..
Yaz dediğin nedir işte bir çırpıda gelip geçti bak..Ama bu yaz enteresan olaylar oldu ve çok üzülmeme neden oldu. Ben ki bir sürü kavgaya karışmış birisi olarak sessiz kalma hakkımı kullanmak zorunda kaldım ve içimden gelmesede kabullenmek zorunda kaldım. Orta yolu bulmak kadar zor bir şey yok belki eski toprak olsaydım şu anda bu satırları cezaevinden yazıyor olabilirdim kim bilir..Hayat insanın aklına getirmeyeni başına getirdiği için böylesine güzel yada korkunç..Nereden bakıyorsan öyle, bu kadar basit..
Bir başlık olarak incelemek gerekirse aşkı ele alalım.. Yine aşık olduğumu sandım kısa bir süreliğine  de olsa kendimi kandırdım ama yanlış anladığımı anladım yine. Kalbim pompei gibi taşlaşıp ziyarete açılmayı bekliyor. Hep kaybediyor aslında oyuna başlamadan, çabalamadan galibiyet istercesine.. Arkadaşlıklar desen parçalandı gitti artık kime nasıl davranmalıyım bilemiyorum..Kardeşlikler içinse söyleyeceğim tek söz, nasıl inanmak istiyorsan öyle inan..
Herkes kendini gözden geçirip bir karar vermeli.. Siyah mısın yoksa beyaz mı..Çünkü ben hep gri oldum kimseye doğru dürüst kızmadım ve görüyorum ki bu durum yanlış.. Gerekirse siyah olacağım ama bu savaşı bitireceğim bi şekilde..
Ve sen savaş istiyorsan inan olsun sana tüm gücümle üstüne geleceğim yeterki gerçekleri gör ve karar ver.. Ben siyahları seçiyorum peki sen hangi ibnelikler düşünüp rengini belli etmemeye çalışacaksın?

En iyisi unutalım herşeyi ve içelim şarabı..

17 Ağustos 2012 Cuma

Biraz Umut Sakla Kendine


Oldukça yoğun bir haftadan sonra yine buradayım. Bazı insan evlatları bana zorla suskunlar izletti, acaip derecede bağımlısı oldum. Rahatsız değilim ama süresinin çok uzun olması canımı sıkıyor. İşte yeni üzüntülerim ve sevinçlerim artık böyle. Karakterin başına bir şey gelince üzülüyoruz ama basıyoruz yeni bölüme hemen iyileşiyor zaten. Bizde kolay kolay karakter öldürmezler, diziden ayrılma falan olmadıkça. Hep figuranlar mı ölecek lan. Neyse boşverelim diziyi.
Bayram tatiline çıkacağım için bir veda yazısı yazmak istedim. Suskun geçen ramazan ayından sonra işlerin epey karışacağını düşünüyorum, bende merakla bekliyorum yeni sezonda neler olacak. Diziden bahsetmiyorum bildiğin kendi hayatıma genel bir bakış atıyorum. Aslında güzel başlıyor, çok güzel kararlar alıyoruz fakat harekete geçmede bir problem var. Türk gibi başla ve İngiliz gibi bitir diyorlar işte bize bir porsiyon ondan lazım.
Uyku konusundaki sıkıntılarım geçmiş değil, biyolojik saatimin şaşmasını nasıl düzeltirim bilmiyorum. Uykusuzluk ile ilgili aynı saatlerde iki farklı bakış açısına şahit oldum. İnternet gün geçtikçe şaşırtmamaya devam ediyor, klasik.
Bir arkadaşımız ancak yalnızların mışıl mışıl uyuduğundan bahsederken, diğer bir arkadaşımız çok farklı bir yerde, yalnızların uyuyamadığını bu durumun canını sıktığını belirten bir cümle sarfetmişti. Şimdi ben boş adam olduğum için yine takıldım bu iki, birbirinden farklı düşünceye. Ama bence yanlış baktıkları nokta kişinin yalnız olup olmadığı değildir. İnsan umutsuzsa, insan bir çıkış yolu bulamazsa, hayal kurmayı seviyorsa, keşkelerle yaşıyorsa uyuyamaz. Bence kökü buraya dayanıyor bu mevzunun. İyi hadi görüşürüz. Sonra kafamı duvarlara vurmamak için gidiyorum.
Ben mi neden uyuyamıyorum? Bazen umudumu kaybediyorum sadece. Unutuyorum betonda yeşeren bir gül olmanın zorluğunu. Bunu bana hatırlatacak insanları ise çoktan unuttuğuma da yanıyorum.
Sonuç olarak değişen bir şey yok hayat insanları çözmeye çalışırken geçip gidiyor. Ne dedi bu şimdi, amacı neydi diye kendini yerken bir bakmışsın ömür geçmiş gitmiş. En temizi tatile çık, at kendini sıcacık kumların üstüne. Orada dalavere dönmez işte. Neden? Çünkü suda şaka olmaz. Şeytan doldurur.
-Son söz olarak herkeş kendisine iyi baksın. 2012-2013 yeme içme sezonunda herkese başarılar dilerim.


10 Ağustos 2012 Cuma

Attım Tutma Diye


Boş bir sayfa ile yastığından baktığın tavanın farkları var. Bu farkları aslında tavanda gördüm ve ona anlattım az önce. Fakat kağıt biraz daha nazlı oluyor nedense. Kalemi elime alıpta bir şeyler karalamaya çalıştığımda hevesimin kırılması pek uzun sürmüyor. Az önce koşuşturan o insanlar, o kalabalık bir anda kayboluyor ve kağıt sana kahkahalar atabiliyor bazen. Beni yine boşa harcadın çocuk diye sitem ettiği zamanda oluyor. Zaten umursamaz bir şekilde kalemi oynattığım için oldukça çirkin görüntüler ortaya çıkabiliyor. Neden düşünceleri okuyan bir makina yapılmadı ki? Yada şöyle söyliyeyim, düşünceleri kağıda dökebilecek bir makina olması gerekiyor. Su geçirmez olursa iyi olur zira banyo ilhamın 2. merkezi.
*   *   *
Gece acıkmak olmasa tamamen gece hayatına adapte olmak istiyorum. Tabi kendi gece hayatım müzikli ama öyle çok gürültülü ve pis değil. Daha çok bir kaç metrekareye sığdırılmış bir düzen. Kahve ile birlikte aradığım kaçak uyku olduğu için kendimi ayaklarıma beton döküp okyanuslara atmak istiyorum. Dipten kum çartıp herkesi şaşırtmak istiyorum. Aslında fena planlarımda yok ama güneş doğunca uyuduğum için gerçekleştiremiyorum. Derinlere indiğimde neden böyle yaptığımı buldum aslında. İnsanlardan kaçıyorum artık, gereksiz münasebete girmek istemiyorum, o aldatıcı sohbetlere ortak olmak, yalandan gülmek bazı bazı, bazende modayı takip etmek istemiyorum. Çok dar yaptılar şu pantelonları ve bol pantolon moda olana kadar evimden çıkmama kararı aldım. Bakkala çakkala gidilir, tabi birde hayali köpeğim coni var. -Coni yapma oğlum. Dediğim gibi köpekler gerçektende en iyi dostlarmış, neydi o bir söz vardı...
Her ne boksa işte
*   *   *
Bazen konuşmayı özlüyorum ve denediğimde konuşmayı unuttuğumu fark ediyorum. Önceden günde diyelim 10 birim konuşuyordum, şimdi belki 2 bilemedin 4 birim ya konuşurum yada konuşmam. Bende bu açığı kapatmak için okumaya başladım. Çok okumak delirtiyormuş diyorlar ama bence halt etmişler çok okuyan değil hep okuyan bilir. Ayrıca önceden çok sinebeş izlemek sivilce yapar diyorlardı, onunda yalan olduğu çıktı zaten sonradan. İstediğiniz gibi izleyin dediler ama iyi korkuttular zamanında insanları. Korku ile insanları yönlendirmek ne kadar 'ibnece' bir davranış değil mi? Ama hergün milyonlarca insan tarafından profesyonelce uygulanıyor, özellikle çocuklar etkileniyor bu durumdan. Rahat bırakın çocukları.
*   *   *
Ne zaman çıktı şu yarım porsiyon kızlar allasen. Acaip modalar şimdi italyada herkes yarım porsiyon kız bakıyor. Kimse mükemmel değil ama yarım porsiyonla kim doyar bilmiyorum. Herkes memnunsa daha da bir şey demem. Kastım tek yönlü insanlardır, yani 10 parmağında 10 maheret, zeki ve güzelleri ne oldu? Belki benim devrim geçmiştir.
*   *   *
Herkesin kendisini fotograflarda çirkin bulması diye bir bilgi var. Buna karşılık insan kendisini ayna karşısında olduğundan 3 kat daha güzel görür imiş. Bu işte bir yanlışlık var tabi. Mesele çirkin yada güzel olmak değil ki. -Gülme kardeşim. Tanrı çirkin erkekleri, kızları 'Hard Mode' da ayartabilsinler diye yaratmış. Motivasyon kaynağımız bu ama bazılarıda 'Veteran Mode'da savaşmak zorunda bu vahşi piyasada.
*   *   *
Kısa yazmanın etkinliği bizzat kendim tarafından test edilip onaylandığı için bunu ara sıra denemek istiyorum. Bir yandan da toplayamadığım fikirlerimi bu yolla örtmüş oluyorum. Daha bugün arkadaşlarla konuşurken (konuşmayı unutmadığımı test etmek amaçlı) 'kendimi övdüğümden çok yererim' diye bir şey söyledim. Belki inanmıştır, kim bilir...


14 Temmuz 2012 Cumartesi

Çocuk Ol İşte


Mutlu olmak neydi
Mutlu olmak seksekti
Saklambaçtı, kör ebeydi
Ve bazen beşlik pandikti lanet olsunki
Mutlu olmak o camları kapalı sınıfta kıpkırmızı suratlarla oturmaktı
Cipsten nadir çıkan bir tasoydu
Mahalle maçında gol atmaktı
Sonrasında kavga etmekti bazen dayak yemekti
Arabada ön koltukta gitmekti çoğu zaman
Çikolatayla gelen amcaydı
Kar yağsın diye dua edip bembeyaz sokaklara uyanmaktı
Sonraları ittiler bizi iyice duygusuzluğa
Moron olmamızı istemişler sanki
Ruhsuz gibi sokakta dolaşırken
Bir mesaj sesiyle mutlu olmayı öğrendik
Bir retweet oldu bazen ama değişmedi gerçek
Herşeyi sanal yaşayıp duygusuz ve bi robocop gibiydik
Ve herkes gri iken kırmızıları yeşilleri aramaya koyuldu
Bize büyük beklentileri yıkan bu düzen hep daha iyisine alıştırdı bizi
Ve kimseyi beğenmedik, ne arkadaş olarak ne de aşk
Herşeyi zorlaştırdık yetmedi sevgileri imkansız kıldık
Ne zaman böyle olduk
Neden böyle ruhsuzluğa depar atıyoruz
Bilmiyorum
Aslında mutluluğun içinde olduğunu söylesem çok mu saçma gelir
Yada reklam sloganı gibi olur
Bu korku niye böyle arttı
Ya rezil olursam veya dışlanırsam tavrı
Neden içimizden geldiği gibi davranamadık
Hep içindeki çocuğu koruyan adamları sevdik mesela
Ama örnek alamadık
Çocuk gibi davranmak en güzeli
Aklına geleni öylesine söyleyebilmek
Şamar yermiyim diye düşünmeden sor ve yaşa işte
Ama insanların tavrı sana farklı olacaktır
Deli gibi bakarlar o maskelerinin ardından
Hiç bir zaman yapamayacakları o hareketleri kıskanırlar belkide
Ama deli olmak güzeldir
Hayal kurmak güzeldir
Hiç vazgeçmemek ise mükemmeldir
Bırakın konuşsunlar
Renkli olun ve neşenizi asla kaybetmeyin
Çocukluğunuzu unutmayın ve sorun çekinmeyin
İşte belki o zaman kırmızıyı veya yeşili bulabilirsiniz
Yada şirinleri görebilirsiniz

Mutlu mu olmak istiyorsun?
Aynaya bak, gözlerindeki o gülümsemeyi ara
Ve zorluklara karşı başını asla eğme
Elbet bir gün aradığın şeyi bulacaksın...
Bekleme harekete geç...

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Srebrenica'yı Unutmadık, Unutmayacağız

Çok fazla hikaye var aslında hangisini anlatsam diye düşünüyorum. Hangi göçmenlik hikayesinden başlasam karar veremediğim için karışık gideceğim yine. Doğduğumdan beri periyodik olarak 6 senede bir teyzemin yanına gidiyoruz. Öz teyzem Sancak bölgesinde oturuyor şimdi Sırbistan sınırları içerisinde yer alan bu bölgede müslümanlar ağırlıklı olarak yaşadıkları için bu adı taşıyor Osmanlı zamanından beri ve Sancak bölgesiin bir bölümüde Karadağ sınırları içerisindedir. İlk iki seferimde fazla bir şey anlamamıştım aslında bu yolculuktan. Orada insanların nasıl yaşadıklarından ve neler çektiklerinden. Ama son olark 2008 yılındaki ziyaretimde daha bir farklı görmüştüm herşeyi. 1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna savaşında orada yaşayan Boşnaklarda nasibini almıştı.
Çok iyi hatırlıyorum teyzemlerin evinin hemen alt tarafında kocaman bir arsa var orada top oynardık koştururduk. Bir keresinde 'şu çocuğun adı ne ya?' diye girdiğim muhabbette çocuğun sırp olduğunu öğrenmiştim. Sonra bana 'ne oldu kavga mı edeceksin, dövecek misin?' gibi sorular gelmişti. Tam olarak anlayamamıştım niye kavga edeyim durduk yere diye. Ama sonradan fark ettim tabiki çocuklara işleyen bu düşmanlık duygusunu. Yada bu güvensizliği demek daha doğru olur. Biz burada 'yok o milliyetçi, yok o dinci, yok o kominist' gibi kavgalara girmişken onlar birbirlerini sahiplenmiş ve asıl tehlikenin nereden geldiğini çok iyi biliyorlardı. Çünkü o top oynadığımız askeri araziden tanklar çıkıp sokaklarında dolaşıp büyük korku salmış hatta bir sokak üstlerine atış yapmışlardı. Hep bir tehdit altında yaşamışlardı. 
Tabi bu anlattıklarım Bosna'dan 300 km kadar uzak yerde gerçekleşmişti. Bosnadaki durum çok farklıydı çünkü orada savaş olmuştu. Bunu oraya gittiğim vakit çok net görmüştüm. Arabayla Sırbistan-Bosna sınırını geçer geçmez delik deşik evler görmeniz mümkün. Özellikle öyle bırakıldığını düşünüyorum. Yanmış evler ve hemen yanlarında yeni yerleşimler neredeyse büyün Bosna'da görmek mümkün. Sokaklarda savaşta gazi olmuş insanları görebilirsiniz kimisi bacaklarını kaybetmiş kimisi akıllarını. Zaten orada yaşanan dramı burada anlatmam mümkün değil. İnsan gibip görünce daha iyi kavrayabiliyor. Yani anladığı kadarıyla işte. 
Senelerce beraber yaşadığın ve komşuluk yaptığın insanın bir gün sana silah doğrulttuğunu düşün. Bunların hepsi oldu dünyanın gözü önünde Boşnaklar katledildi. Nato diye kıçımızı yırttığımız o güvendiğimiz insanların gözünün önünde oldu bu durum.
Srebrenica diye bir diyar var.Belki duydunuz belki çok iyi biliyorsunuz orayı, neler yaşandığını. Neler olduğunu  gidip bakabilirsiniz. Binlerce dram arasından hangisine ağlayacağınıza hangisine utanacağınıza karar verebilirsiniz. İnsanların göz göre göre nasıl ölüme gönderildiğini görebilirsiniz. 
Srebrenica'ya gitmek nasip olmadı daha ama bir gün inşallah gideceğim. 
Hiç bir zaman milliyetçilik yapmadım aslında, mevlana kafasında yaşadım. Nereden olursa olsun insandır diye düşündüm. Ama orada yaşananlar ve hala Sırpların yaşananları kabul etmemesinden ötürü Sırplara karşı inanılmaz bir önyargım var demeliyim. En masum hali bu olur heralde. Onların katil ruhlu olduklarını düşünüyorum çünkü yaşananlardan memnunlar ve bunu görmüyorlar. Tabiki böyle düşünmeyen Sırplarda vardır ama onlarda kayboluyorlar bu güruhta. 
Gördüklerim bunu söylüyor çünkü. Dönüş yolunda kenarda duran bir arabanın arkasına yanaştık yol sormak için. Çünkü tabela diye bir şey yok resmen. Onlara sormamızın en büyük sebebi yaşlı adamın taktığı şapkaydı. Boşnakların taktığı şapkayı takıyordu ve ona güvenerek 'selamün aleyküm'dedik. Adam yolu söyledi ama uyardı 'Herkese Selamın aleyküm' demeyin diye. Sırp çıkar Hırvat çıkar diye bizi uyardı ama biz o şapkaya güvenerek sormuştuk zaten, onuda söyledik. 
Çünkü o savaştaki katillerde ailesini kaybedenlerde aynı sokaktan yürüyorlar bugün. Savaşı konuşmak istemiyorlar ama unutmakta istemiyorlar aslında. O yüzden Bosna Hersekte çok ilginç bir durum var ve böyle devam ediyor hayat.
Savaşta tecavüze uğrayan kadınların doğurdukları 'istenmeyen çocuklar' mı dersiniz yaralı evler ve insanlar mı dersiniz. Beni her zaman üzen bir konu olmuştur. Ve bugün Srebrenica katliamının 17. yılı. Bugün 520 şehit cenazesi daha ailesine kavuşacak, ailelerin-kaldıysa- ağlayacak, dua okuyacak bir mezarı olacak. 8000'in üzerinde 15-94 yaş arası erkeklerlerin katledildiği yer. Bende okuduklarımla, gördüklerimle, duyduklarımla bu sayıları veriyorum bir hata var ise affediniz. Ve en azından bu gün insanların neler yaşadıklarını araştırıp, aslında bizim gerçek düşmanımızın bize fesatlık sokmaya çalışan insanların kim olduğunu görmeye çalışmanızı isterim. Bunlar Sırplar değil tabiki, asıl büyük düşman aslında çokta uzağımızda değil, bize akıl veren batılıları bırakıp gerçekleri görmemiz gerekli. Bu olaylardan ders çıkartıp ülkemizi feraha ulaştırabiliriz.
Son sözler olarak 10 temmuz 1995'te kayıt edilmiş bir konuşmada Ratko Mladiç'in 'Bugün bir bayram arefesindeyiz, Yarın Türklerden intikamımızı alacağız' diye bir şeyde vardır. Onlar için bu bir intikam ve bayram olarak görülmektedir bunuda bilmenizde fayda var....
Srebrenica'yı unutmadık ve unutmayacağız, bunu görmezden gelenlere de hatırlatmayı daima bir görev bileceğiz..
Sevgiler saygılar 

1 Temmuz 2012 Pazar

Ramak Kaldı


Bu gece bir şey yazmazsam olmaz
Aklım o kadar durgun ki
Açık denizden gelen o dalgalar bile şenlendiremiyor gönlümü
Sadece kısa bir not düşmek için buradayım.
Bugün farklı diyebilmek için buradayım
Bakıyorum sadece
Güneş farklı bir yerden doğmadı bugün
Farklı bir şey yemedim bugün
Aklıma gelen enteresan bir şey olmadı
Çöplerim değişti sadece poşetleri farklı
Aynı sesleri duydum her zamanki melodi
Güneş doğarken yatıp tam tepeye geldiği vakit kalktım yine
Bir ara koltuklarımın yerini değiştirmeliyim diye düşündüm
Kalsın bu gece
Yarın yıkarız çamaşırları
Sonra dinleriz paylaştığın şarkıları
Ben asıl bu sabah uyuyacak bir sebep bulamadım
Ona üzülüyorum
Bedenim eriyip giderken
Bu gece hangi yıldıza taktım adını
Hangi kapı gıcırtısıyla ürktüm bu gece
Buradan kalkmak istemiyorum
Bir fırsatım var ama gitmeyeceğim
Görmek istemiyorum kimseyi
Kafayı yemeden önce kafamı dinlemek istiyorum
Bugün yumurtanın tuzunu fazla kaçırdım
Evet sabahtan beri tek düşündüğüm bu oldu
Bu şişeyi ne zaman koydum buraya?
Yavaş yavaş kıvama geliyorum, ha geyret
Dur bakalım
Belki sabah farklı bir melodiyle çalar telefonum


Selamlar olsun

29 Haziran 2012 Cuma

Hayallerimiz Dans Ediyor Bizden Habersiz


Sevgili günlük
Karanlık yollarda direksiyon sallamak nasıldır bilir misin? Öyle gündüz gittiğin gibi hızlı ve kıvrak davranamazsın. Vites düşürmek zorunda kalırsın önüne ne çıkacağını bilemezsin.Ama bundan büyük keyif alırsın, hiç bilmediğin hiç gitmediğin yolların ayrı bir havası vardır. Sırf bu yüzden kamyoncu olabilirim. İşin asıl güzel tarafı özgür olduğunu hissetmek oluyor yollarda. Haydi buraya uğrayalım ve hoşumuza giden bir pansiyonda konaklayalım. Yer bulamazsak sorun değil başka bir yere doğru yol alırız, bir yer bulana kadar devam ederiz.
Haydi çıkalım ve bir kaç saate işlerimizi halledip yola koyuluyoruz. Saatin bir önemi yok nasılsa tatildeyiz. İşte ileride okuyup 'keşke şimdide böyle bol vaktim olsa' diye düşüneceğimi bildiğim için yazıyorum bu satırları. Zamanın kıymetini bilmekle kalmayıp ileriye güzel anılarımı canlı tutmak ve hatırlamak için yazıyorum bu satırları. Son yıllarda biraz gezip tozma fırsatım oldu günlük.
Araba sürmeyi o kadar seviyorum ki anlatamam. Ama bu sevgi şehir trafiğinde takılı kalmak tarzı değil, daha çok uzun yol sevgisi. Zor bekliyorum yaz gelsinde şöyle uzun yol yapalım diye. O bilinmezlik yokmu, o sürprizlerle dolu yol yokmu, ah beni benden alıyor. Bütün dertlerimi unutuyorum. Tek derdim yolda saldırgan bir şekilde yol isteyen veya taciz eden ahmaklar oluyor. Onlarla uğraşmayı bir görev biliyorum adeta kendime. O noktada ben sadece otoban kralı oluyorum. Ta ki babam 'yavaş' diyinceye kadar. Kontrol onda, yavaş derse yavaş, dur derse duracaksın. Böyle bir düzen bizimkisi.
Varış noktamızı hiç bir zaman belirlemedik, tek hazırlığımız bavullarımızdı. Hepsinde güzel anılarımız güzel fotograflarımız oldu. Hepsinde bir roman yazacak ilhamı yakaladım diyebilirim.
Sabah kalkıyorum ve durduk yere yola koyuluyorum. Gece çok başka bir tavana bakarken kendini öyle farklı yerlerde buluyorsunki. O amaca ulaşmanın verdiği tatlı yorgunluk insana neler düşündürüyor. Kimleri aklına getiriyor, kimleri rüyanda oynatıyor bilemiyorsun. 'neredeyim ben?' diyorum sadece. Saçma bir tebessümle uykuya dalıyorsun sadece. Gezdiğim gördüğüm, yediğim içtiğim o kadarda önemli değil. Asıl önemli olan bana neler hissettirdiği. Ne internet saçmalığı, ne okul, ne de kafana taktığın problemler oluyor o pansiyonda. Sadece hayallerini götürüyorsun oraya.
***
Seni ilk gördüğüm zamanı hatırlıyorum. Aslında o kadar net değil ama taktığın toka hatırımda kalmış sadece. Düşüncelerimin hiç bir zaman değişmediği belkide tek insansın. Biraz abarttım ama en azından senin için hiç bir zaman kötü düşünmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.
Bana hiç değişmedin gibi geldi her zaman, belki bu seni sandığımdan daha az tanıdığım içindir. Hep farklı bir köşede oldun benim için. Nedense hayallerimizin birleştiğini düşündüm hep. Bir insanla aynı hayali paylaşmaktan daha güzel ne olabilir ki?
Bir yelkenliyle ege koylarını gezmekten daha güzeli, italyanın incisi napoli'de pizza yemek olabilir. Cunda'da kalamar söylemek ne güzel olurdu masaya, mostar köprüsüne karşı keyifli bir akşam yemeği belki daha keyifli olurdu. Kıbrıs'ta kumar masasında para keybetmek bile güzel gelebilirdi, Las vegas'ta tomarla para kazanmaktan. Belki phuket'te denize girmek, ölüdeniz'de güneşlenmekten kötüdür. Kim bilebilir ki?
Aynı hayali paylaştığın insanla bunu başarmak belirler bunu. Anlıyor musun?
O kadar planladığım konuşmayı burada bile tamamlayamıyorum. Böyle bir masada oturmuş kendi kendime konuşuyorum işte. Ben sadece hayallerimi yaşamayı istiyorum. Ama bir saattir hesabı istiyorum onu bile getirmiyor ibneler, kaldıki hayali kahraman gelecek.
***
Bütün gün çalışmanın verdiği yorgunlukla evdeyim. Yıllar önce kurduğum hayallerden çok uzaklarda bebek bokuna batmış haldeyim. Büyük veledin okul masrafları, arabanın taksidi, evin kirası, doğalgaz faturası ile boğuştuğum yetmiyor. Evde ayrı bir çığlık yükseliyor. Bütün gücümle aileyi korumak ve daha iyi hale getirmek için patronumdan -o aptal adamdan- laf yiyorum. Yetmiyor, zamanında hayaller kurarak, nargile kafelerde tatil planı yaptığım sevgilimden eser yok şimdi. O da şikayetçi bende çok değiştim diye, ama bütün gün evde oturupta bana karşı 'nasıl laf sokarım' planları yapan hain kostok aslında o.
Ne hayaller kurarak işe başlamıştım halbuse. Hayat insanı ne hale getiriyor. Şimdiden yazayım ama üç aşşağı beş yukarı buna benzer bir şekilde olacak.
***
Sonuç: Evlenme kendin gez kendin ye. Oh be valla rahatladım şimdi. Bunca saçmalık bunun için miydi?
Kendime not: Ancak kendini kandırırsın.
Okura ana mesaj: I have a dream.
Geleceğe mesaj: Sen bu hallere düşecek adam mıydın?
Hayali kahramana mesaj: İstersen napoli olmasın orada çok hırsızlık oluyormuş.
Hayali kahramana mesaj2: Mavi sana çok yakışıyor.
Şarkımız çoktan belli dostlar.
Görüşmek üzere.

25 Haziran 2012 Pazartesi

İnternet Enayiliği


Son iki gündür yalnızlığın verdiği güçle uzun zamandır uğramadığım bir yerde takılmak zorunda kaldım..Enteresan bir ortam olan facebok okeyine düştüm. Tabi arada kalan zamanlarda çeşitli chat sitelerinde gezinip sohbet etme fırsatı yakaladım. Değişik sonuçlar elde ettim demek istemiyorum çünkü herşey bildiğiniz gibi. İnsanlar aç. Cinselliğe aç, kavga etmeye aç, sohbet etmeye aç veya her hangi bir şeye açlar malesef. Ve bu açlık inanılmaz derecede büyük diye düşünüyorum.
Ne yazık ki internet sahtekarlık için müthiş bir alan ve insanlar bunu kullanmakta geri kalmıyor. Çevremizde gördüğümüz o insanların bir çoğu internet üzerinde bambaşka kimliklere bürünüp karşımıza çıkıyorlar. Çünkü ben sokağa çıktığımda çükünü açıp gezen veya etrafa küfür edip delikanlılık yapan insanları pek göremiyorum. Nerede sahiden bu insanlar? Malesefki internetin vermiş olduğu güvenle gerçek kimliklerini sergiliyorlar. Durum oldukça vahim bana göre. Sadece twittera bakarsanız bile bunu görebilirsiniz zaten. Ve ben bu durumu anlamıyorum. Yani aklım almıyor.
Hiç tanımadığın birine küfür etmek insana ne katıyor. Büyük adam, laf sokan delikanlı, ezmeye çalışan genç kız mı oldun şimdi. Neden karşımdaki insanı ciddiye alayım ki internette. Sohbet odasına dalar dalmaz 'yürrü lan' lafı gördüğün en nazik karşılama oluyor. Benim merak ettiğim bu insanların neler yaptıkları, sokakta vea okulda, işte. Yabancısıda aynı konumda gibi ama vatandaşlarımızda acaip bir eziklik var heralde. Çünkü bunun başka bir açıklaması olamaz.
Durduk yere küfür etmeye başlayan genç 'ne oldu lan korktun mu' gibi sataşmaya devam ediyor. Hadi diyelim ciddiye aldım buldum adresini. Diyelim karşı karşıya geldik kavga ettik. Diyelim ve ne oldu sonucunda. Ne oldu lan ne oldu birisi lütfen açıklasın. Aklım almıyor bu internet enayilerini. Daha çok bunu yapanlar 17-18 yaşındaki yetmeler tabiki. Ki aynı tipler 'abi' çekende tipler sokakta, nedense göremiyorum onları. Bu internet delikanlılığı değil tamamiyle internet enayiliğidir. Ancak kendini tatmin edersin. İstersen soyun kamera karşısında çükünü göster amcalara istersen aklın vardığı kadar küfür et.
İnsanlar ezikliklerini atabilmek için bu yollara başvuruyor artık. Kimse kendini geliştirme derdinde değil. Çünkü bir internet onlara güzel bir maske takıp yollarına bakmalarını söylüyor. Aynı tavrı yüzyüze gösterebilecek kimseyi göremiyorum.
Hiç arkadaşlarınıza söylendiğiniz olmadımı internette çok farklısın diye. Dikkatinizi çekmedi mi bu konu. Belki kendimizde bir farklı oluyoruzdur, olabilir ama bunun farkına varabilmemiz gerekmezmi.
Sözün özü bu internet olayı insanları yalnızlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda kişiliğimize zarar veriyor diye düşünüyorum. Önyargılar çin seddi gibi devam ediyor her geçen gün. Ve her geçen gün insanları ciddiye almak için daha fazla çaba sarfetmem gerekiyor.
Aynı şey 'mesajlaşma' içinde geçerli. Çiftler için büyük sorun olabiliyor. Yazıları unutun sese kulak verin en iyisi...
Durum budur. Selamlar olsun

22 Haziran 2012 Cuma

Lisenin Devamı Ancak Lise+


Merhabalar
Uzun zamandır işlerin pek yolunda gitmemesi sebebiyle istediğim gibi yazılar yazamıyordum. Tabi bunun en büyük sebeplerinden birisi okuldu, aynı zamanda havaların ısınmasıyla birlikte kendimi yollara atmıştım. Tam bir ay boyunca sıkı bir antrenman programı hazırlamış gibi her gün yaklaşık 35-40 kilometre pedal çeviriyordum. Bazen arkadaşlarım eşlik ediyordu bazen ise kendim düşüyordum yollara. Dünya dönerken hareket halinde olmak zamanı durduruyor adeta. Hani durdurmuyorsa bile en azından beynimi yormuyor. Sürekli düşünüp içimi kemirmeme engel oluyor ve beynimde çürümüyordu. Haliyle fazla yazı yazamadım. Aslında yazdıklarımı beğenmedim desek daha doğru olur. Ama eski havamı yakaladığımı söylemeliyim. Çünkü öyle sakin öyle güzel bir tatil yaptım ki hem fiziki hemde manevi anlamda kötülükten arındım adeta detox oldu benim için. Son zamanlarda arkadaşlarla geçen ve artık monotonlaşan tatilin dışında emekli hayatı yaşadım karaciğerime iyi baktım. Enginar iyi geliyormuş yedim, koyun yoğurdu harika oluyormuş, köy domatesi ise müthiş zaten. Budist rahipler gibi kokuyor bence hristiyan değil. Neyse. Keçi sütü diye bir şey var arkadaşlar, içtikten sonra keçi ile öpüşmüş gibi hissettirdi bana. Tabi annemde çok güldü bu tarife, bir yandan da kızdı haliyle. Tatil detaylarını inşallah daha sonraya saklıyorum asıl konuya geçeyim.
Efendim biliyorsunuz ben Eskişehir'de öğrencilik yapıyorum. Ve gün geçmiyor ki bir tuhaflık daha görmeyeyim yaşamayayım. Zaten okulumuz bu konuda elinden gelen çabayı gösteriyor bana kalırsa. Tesadüflere inanmıyorum desem çok mu polat alemdarvari bir laf olur bilemem. Keşke onlara red edemeyeceği bir teklif sunabilsem. Ama yapamıyorum çünkü onlar çekip alıyorlar zaten istediklerini. Yaz okulu denilen şeyi yanılmıyorsam napolyon icadı, gavur icadı. Gidiyorsunuz efendi gibi dersten kalıyorsunuz sonra yazın 2 ay daha Eskişehir ekonomisini canlı tutuyorsunuz. Şeytanın avukatı değil canım herkes söylüyor bunu. Hazırlık eğitimleri desen daha beter. Şu anda hazırlık öğrencileri isyanda, onlar içinde yaz okulu mevcut ve ben tatilimi yapıp gelmeme rağmen onlar 'enayi' gibi bu sıcakta derslerle boğuşuyorlar.
Hayatı boyunca spor yapmamış bir adamı bir senede olimpiyatlara hazırlayamayacağınız gibi yabancı dilde öğretemezsiniz. Zaten 'biz süper öğretiriz' deselerde bu eğitim chat sitesinde yabancı kızlarla 'napan, ne eden' den öteye gidemiyor. Telafuz konusunda ise gidin ülkenin en yüksek mevkilerinde bulunan insanlara bakmanız yeterli olacaktır. Ezberci eğitimin uşaklığını yapmak yetmiyor her sene sınav sistemi değiştirilip çocuklarla oyuncak gibi oynanıyor. Yetmiyor binlerce üniversite öğrencisi işsiz dolaşıyor. Suçu doğal olarak öğrencilere atıyorlar, 'kendilerini geliştirmiyor bunlar' 'işleri güçleri eğlence, karı kız' gibi şeyler söylenmek isteniyor. 'Siz lise talebesisiniz' diye telafuz ediyor daha bugün bir yardımcı doçent hocamız. Ben ve arkadaşıma söylüyor bu sözleri.
Olay şöyle, arkadaşım yaz okulunda dersleri çakıştığı için almak istediği bir dersi alamıyor. Danışman hocasına 'başka bölümden alayım bu dersi' diye karar kılınıyor. Fakat önceden yatırılan harçlar her fakülte için ayrı ayrı hesaplarda toplanıyor. Yani diğer bölümden o dersi alabilmesi için bankaya gidip para yatırması gerekli olabilir. İşte bu noktada arkadaşım ne yapması gerektiğini sorması için 'o bölümden bulduğu ilk yetkiliyle konuşmak üzere kapıyı çalıyor.'
Gerektiği gibi 'hocam şöyle bir sıkıntı vardı falan...' diye anlatmaya başlıyor fakat karşısındaki kişi 'sen beni tanıyor musun?' tarzında çıkışıyor. Bana böyle şeyler için gelme git öğretim görevlisiyle konuş' bunu demek istiyor fakat kullandığı dil 'ekstra' yanlış. Arkadaşım eyvallah diyip kapıdan çıkarken söylenmeye devam ediyor 'nelerle uğraşıyoruz' gibi sözlerle devam ediyor şovuna.
Arkadaşım bir kaç oda gezdikten sonra sonuç alamayacağını anlayıp dersi almaktan vazgeçiyor, çünkü ortada net bir bilgi yok ve danışman hocasına gidip kaydını tamamlıyor. Beraber koridorda giderken ne olduğunu soruyorum, anlatıyor; terslediler falan. 'Yardımcı doçentmiş ona soramazmışız' bu küçük işlere o bakmazmış gibisinden söyleniyoruz. İsterse ordinaryüs olsun böyle bir şey yapamaz diyorum falan filan derken söylediklerimizi duyuyor pek yardımcı doçentimiz. Sen gel buraya diyip odaya çekiyor arkadaşımı, ben dışardan duyuyorum, bas bas bağırıyor. Nedense dokunmuş konuştuklarımız. Arkadaşımın elinden kayıt kağıdını alıyor 'yakarım seni' diye tehdit etmeside cabası. Tabi aldığı kağıt başkasının kağıdı olduğunu bilmiyor. Arkadaşım oldukça sakin bir şekilde açıklamaya çalışıyor durumu fakat sinirleri zıpladığı için gözü görmüyor. 'hocam benim zaten okulum uzadı uzaklaştırma alsam ne olacak' diye bir tepkiden sonra ne yapacağını şaşırıyor. İyice battığının farkında olup, 'utanmıyormusunuz kapımın önünden geçerken böyle konuşmaya' gibi serzenişte bulunmaya devam ediyor. Arkadaşım sakin sakin açıklıyor, terslediniz beni, sonra aklı başına geliyor ders kayıtlarını inceleyip 'sıçmışsın derslere zaten ne biçim öğrencisiniz' kanalından gidiyor, oradanda yemedi. Sonra son güne bırakılır mı diye üstüne gelmeye çalışıyor. 'Şimdimi aklınıza geldi?' ilgilenmek cevabı yine beklemediği bir şey. Son olarak söylenmeye devam ediyor ve 'oğlum bilmiyormusun köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin' diyip tablosuna imzasını atıyor.
Normalde herkese saygılı ve seviyeli davranırım kimseye, terbiyesizlik yapmamaya özen gösteririm. Hele ki karşımdaki bir eğitim neferiyse daha bir incelirim, daha bir tane tane konuşmaya özen gösteririm. Ama karşı taraftan saygısızca veya çocukça bir hareket geldiğinde bende ona göre davranırım. Tartışma bitipte koridorda bizi izlerken koridor boyunca sürekli 'pişmiş kelle gibi sırıttım' ki kendisi bir öğretmen tabiridir.Gözlerindeki nefreti görüyordum ama gerçekten canı yanmıştı çünkü. Ben burada isimde verirdim yerde söylerdim aslına bakarsanız yapmam gereken şey de bu, çünkü böyle durumlarda kurunun yanında yaşta yanıyor misali 'tüm eğitim neferlerine karşı bir önyargı oluşuyor'. Ancak korkuyorum, çünkü başıma birşey gelebilir. Geçtiğimiz aylarda okulunu eleştirdiği için okuldan uzaklaştırılan insanlar haberlere çıktı ki 'facebookta şöyle dedi işinden oldu' gibisinden bir durum yaşamayı hiç istemem. Ben sadece olayı anlattım ve bizim gibi 'lise talebesi' kafasındaki gençlerin yaşadığı anektodu paylaştım.
Yorumunu siz yapın artık ben ancak bu kadar 'yardımcı' olabiliyorum.
Saygılar sevgiler.. Daha neş'eli yazılarda buluşmak dileğiyle...

2 Haziran 2012 Cumartesi

Platoniklerin Frekansı


Bir insanla aynı frekansta olmak nasıl büyük bir lütuftur bilir misin? Aynı şeyleri konuşabildiğin aynı müziği dinlediğin ve aynı masada oturabildiğin insanı baş tacı yapmalısın. Gerçekten çok garip insanların var olduğunu gördükçe daha bir yaşlanıyor insan. Bundandır ki kendime ihtiyar diyorum. Bazen öyle insanlarla aynı muhabbete ortak olmak zorunda kalıyorum ki, beni o kadar yoruyorlar ki yaşlanıyorum adeta. Tek ortak noktamızı aramaya koyuluyorum o sırada.. Tamam belki çok iyi anlaşıyor olabiliriz, ama aynı yemeği yememiz gerekli.
Bir kızı görüyorsun uzaklardan çok hoşuna gidiyor. Gün geçtikçe kendine alştırıyorsun onunla olma fikrini ve onu görünce heyecanlanıyorsun salak gibi. En büyük sorunudur platoniklerin ve en büyük lafıdır 'seni uzaktan sevmek ne güzel' gibi bir şey sanıyorsam.. Ne aptalca.. Takım tutar gibi sevgi mi beslenir be safım benim. Sadece birine bağlı durmak istiyorum yada en azında öyle gözükmek istiyorum demek yerine gözünde büyütüyorsun. Ah be platonik sen nelere kadirsin. Ne kraliçeler ne prensesler yaratırsın aklımızda ve biz sonunda kötü kraliçenin verdiği elmayı yemek zorunda kalırız.
Bir şekilde ulaşıp ben seni çok seviyorum deriz, belki mektup olur bu- ne güzel. Aldığımız cevap midemizi ekşitir ve uyutmaz gecelerce yada en iyi ihtimal olimpiyat yolumuz açılır. Şansımızı göstermek isteriz o tek atımlık buluşmada ve elimize yüzümüze bulaştırırız. O kadar başkası gibi davranmaya çalışırız ki yakınımızda bizi tanıyan birisi varsa ' ne içtin olm sen' esprilerine kurban gitmek işten bile olmaz.
Neden böyle davranırız ve neden bu kadar avaraj veririz karşımızdakine. Daha doğru dürüst tanımadan elimizden geleni yaparız, ilerideki karımızın haberi olsa canımıza okurdu kesin. 'Sesini duyan yok ama büyülenen çok' diye bir şarkıda geçen söz vardır çok severim, bana göre bu durumu özetler. Ve 'hüsrana komşu olmadan' önceki halimizi çok iyi anlatır. Daha sonrasında öyle iyi tanırız ki karşımızdakini. Belki küfür ederiz ama asla sevgimizi tam olarak söndüremeyiz. Öyle mangal ateşine benzemez bir şey bu. Hep içimizde bir tohum bırakırlar, kafamız güzel olduğu vakit acı bir gülümseme yaratır o tohumun etkisi.
Halbuki biz seninle aynı frekansta bile değildik, aynı yerlerde gezmeyi sevmiyorduk.. Sadece o anda seni sevmek geldi içimden ve sırf bu yüzdendir herşey. Zaman makinası icat olsaydı seni görmezlikte gelirdim büyük ihtimalle ama seni sevmek zorundaydım işte. Uykusuz geceler geçirip kötü notlar almak zorundaydım ve buna kader diyip kendimi rahatlatmam gerekiyordu. Biz ayrı dünyaların insanı değiliz belki ama ben başka bankta oturmak istedim sen başka deniz manzaralarına bakmak. Frekans farkı dediğimiz şey işte, gün geçtikçe açılıyor herkesle..
Herkese mutlu geceler, aynı şeyleri düşündüğüm ve paylaşabildiğim insanlara selam olsun...

1 Haziran 2012 Cuma

Asla Bilemeyeceksin


Bilemezsin asla neler döndüğünü aklımda
Çünkü bende kimsenin bilmesini istemiyorum
Kimseye bahsetmiyorum
Sadece benim için ol istiyorum kimseler bilmesin
Kimse sevmesin seni, benim sevgim yetsin istiyorum
Başkasına bakma, başkasını görmesin gözlerin
Korkuyorum beni terk edersin diye
Gözlerin başkasını görmesin istiyorum
Biliyorum beni terk edeceksin sonunda
Sahibini unutan doberman gibi sadakatsizsin
Şimdi kimleri kandırıyorsun kim bilir
Sen değerini bilemedin benim kadar
Sadece uçmak için benden destek aldın şimdi anlıyorum, ne yazık
Acı bir ders verip gittin
Dut yemiş bülbüller gibi kaldım ortalıkta
Bildiğim tek şey var o da senden nefret ettiğim
Nereden buralara kadar geldim ki ben
Kime bu sitemim bir bilsem
****
Kendimi bildim bileli acaip bir adamdım. Herkesle iyi geçindim her zaman kavgaların ortasında kaldım sadece iç geçirdim. Her zaman nasihat dinleyen, dert dinleyen taraftaydım ben. Evet dert anlattığımda oldu ama kimse gelipte sormadı derdin nedir diye, hep ben anlattım, zoraki dinlediler onlarda. İyi bir dinleyici olduğumu için belki hep iyi bir arkadaş oldum. Zaten arkadaşlığın altın kuralı dinlemektir, çoğu şeyde olduğu gibi. İyi bir dinleyici her zaman kazanır. Ama istediği şeyleri kazanabilir mi orasını bilemem. Çünkü ben kalpten istediğim şeyleri hiç bir zaman kazanamadım. Nedenini belki biliyorum da içime atıyorum, belki söylemek istemiyorum şu anda, belki cesaretim yok. Neden kazanamadım diye soruyorum ve cevabı 'hayat bu' yada 'doğanın kanunu böyle' gibi cevaplar alıyorum.
Artık dinlemiyorum kim ne konuşursa umrumda olmuyor, yine değişen bir şey olmadı. Demek ki sorun davranışta değilde bendeymiş... İşte bu gerçeği anladığımdan beri ne dinliyorum ne anlatıyorum..Sadece bu şarkıyı söylüyorum..
You will never know...I will never show, What I feel, What I need from you...
No no no no you never know...

27 Mayıs 2012 Pazar

Meyhane Sohbetleri


Kendini hiç uçurumdan düşmüş gibi hissettin mi? Attan inip eşşeğe binmek gibi bir duygu belkide lunaparkta bindiğin gondol yaşatır bu hissi sana.
Bazen böyle ani boşluklar olur içimizde. İşte şimdi hissedebiliyorum içimdeki boşluğu. Hep kaçtığım gerçekler rüzgarla birlikte yüzüme vuruyor sanki...
Çok mu korkak davranıyorum bazen, evet malesef öyle...
Kaçıyorum senelerdir bir sebep aramak için. Yolun sonuna geldiğimi hissettiğim vakit anlıyorum ki herşey boşuna. Gereksiz yere korkuyorum, olmadık yere koşuyorum.
Kim farkında ki kaçtığımı?
Evet bugün çok enteresan bir gün. Yani şöyle.. Hani önceden en azından umudum vardı. Hayallerimle beraber oturuyordum masaya, umutlarım iki bira içip kalkıyordu masadan, sonra ben hayallerimde birlikte sabaha kadar oturup kendimi kandırıyordum.
Nasıl olduysa bugünlerde umutlarım hep bir mazeret uyduruyor, aslında ben kaçıyorum umutlarımdan. Yok olm ben bu akşam çıkmıyorum diyip arka kapıdan hayallerimle buluşmaya gidiyorum. Son zamanlarda gerçek diye bir arkadaş geldi saolsun lafını esirgemeyen bir arkadaş kendisi. Beni kendime getirdi hayallerime cesaret verdi. Neden olmasın gibisinden konuştuk...
Gecenin sonunda gerçekte ayrıldı ben yine hayal ile derin bir sohbet içerisine daldım. Acı bir soru sordu bana 'abi sabah kalkıncada aynı şeyi mi düşünüyor olacaksın' diye.
Cevap veremedim çünkü beni tanıyor artık hayallerim.
Ben son bir bira daha almaya giderken cesareti aradı,beni çağırıyor, abi gel çok önemli bir şey söyleyecek sana diye.
Aramda bozuk cesaretle, hep beni üzüntüyle tanıştırmış bir şahsiyet kendisi. Tabi mazi olduğu için kıramıyorum kendisini dinliyorum, evet abi anlat diye onaylıyorum ne söylüyorsa. Abi adam hep aynı, git konuş git konuş ne kaybedersinden başka bir şey bilmiyor.
Neyse bir şekilde telefonu kapattık bir şekilde ama ben pek tatmin olmadım.
Hayallerimde yorulduğunu söyleyip terk ettikten sonra barda tek başıma oturmaya başladım.
Barmen saolsun şirketten fıstık verdi, imdada yetişti hemen. Abi kulak misafiri oldum kusura bakma dedi, ama bu böyle gitmez dedi.
E amınakoyim ben sanki bilmiyorum...
Hesabı ödeyip çıktım işte..Ver bir kalem bardak daha yolluk olsun..
Haydi görüşürüz...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Herkesin Bir Sırrı Var

Bembeyaz bir tavana bakıyordum, hemen çaprazımdanki lamba ara ara yanıp sönüyordu. Her an patlayacak bir havası vardı. Gördüğüm ilk manzara buydu ve bir gürültü oldu kapı açıldı, ben o sırada anlam veremiyordum olan bitene. Yanı başımda özenle hazırlanmış bir buket papatya duruyordu. Nereden gelmişti, kim tarafından toplanmıştı hiç bir bilgim yoktu. Etrafa fazla göz atmama gerek yoktu o iç gıcıklayan koku bana hastanede olduğumu bağırıyordu zaten. Yaklaşık olarak boyumdan on santimetre kadar uzun bir yatakta yatıyordum. Gözümü açmamı fırsat bilen iki kişiden biri dua okumaya başlarken daha genç olanı kapıyı açıp 'uyandı' diye seslendi boşluğa doğru...
Telefonun çaldığını duydum ama o sıcak yatağımdan doğrulupta kalkmak için biraz daha bekledim. Neyseki telefon sustu bir süreliğine ama yine o seçilmiş melodiyi çalmaya başladı. Kalkmalıydım çünkü vermiş olduğum bir söz vardı, yapılması gereken bir iş. Son hızla hazırlanıp evden çıkmak istiyordum. Epey para bayıldığım parfümümü sıktım ama sokağa çıkar çıkmaz kokusunu kaybedeceğini biliyordum. Oğlum sakız çiğnemek gibi duyular yorulduğundan dolayı hissedemiyorsun bilgisiyle birlikte kendimi teselli ederek evden çıktım. Aslına bakarsan sevgilim, dizlerimin bağı çözülecek gibiydi. İlk defa bir buluşmaya gidiyordum. Karşımdaki insan Türkleri kandırmak ve içten yıkmak için kullanılan Çin prensesi değil, yani devleti üzerina yapacak kadar güzel değil ama güzel kendimize göre sebepler işte. Alnımı siliyorum yol boyunca pislik şöfor cam açmadığı ve arabayı tıka basa doldurduğu için terliyorum. İstiyorum hiç zarar gelmesin bana tertemiz ineyim ve buluşayım sevdiceğimle...
Hemen kafamı çeviriyorum acaba kim uyandı diye çünkü tanımıyorum etrafımdakileri. Aslına bakarsanız beynimde halaylar çekiliyor gibi bir hal var. Oda saniyeler içerisinde insanlar tarafından doluyor ama ben farkında değilim benim için geldiklerini. Hepsinin gözü benim üzerimde ama pardon kimsiniz siz diyorum az biraz gücümle. Ciğerlerime yüklenmenin verdiği ağarlıkla karın bölgesinde bir sancı hissediyorum. Acının şiddetini söyleyemem çünkü bir kaç dakika yada saniye sonra tekrar gözlerimi açıyorum, bu sefer ağır bir kolonya kokusu var ve yanaklarım üşüyor. Heyecandan bayıldığımı düşünen bir kişi tarafından kolonya, öylesine ilk yardım aracı olarak kullanılmış işte. Kafamı kaldırıpta bakamıyorum bu acının sebebine bir türlü...
Havanın sıcaklığı hesap edemediğim için ve garantiye alma isteğimden dolayı yanımdaki hırkayı taşımak zorundayım. İstersen enayi de bana ama hava bir anda soğursa bana vay büyük adam veya ileri görüşlü diyeceksin bunuda unutma. Nereden baktığını söyle bana, sana arkadaşını söyleyeyim gibi birşey. Dik sayılabilecek bir yokuş çıkıyorum ki hiç sorma yoruldun mu diye çünkü yoruldum. Yolumu kesen dilencilere fazla yüz vermemem gerektiğini daha çocukluğumdan beri biliyorum. Hepsi eli ayağı tutan insanlar ama neden bu yolu seçtiler. Çoğunun beş katlı apartmanı varmış diyorlar ama kaynak sağlam değil. Yoksa ben bilirdim onlara yapacağımı. Bir süre daha yoluma devam ediyorum, buluşma yerinin biraz ıssız yada sakin diyelim biz ona, sayılabilecek bir yerde olduğu belli. Moda sahilinde bir nargile kafe de istersen sen buna veya amsterdamın bi mahallesi var sen bilmezsin, mesela orası gibi düşün. Öyle bir yerde yürüyorum işte. Sevdiceğim evden uzak bir yer seçti, niye bunu yaptı bilmiyorum halbuki biz aynı yerlerde oturuyoruz ve çok güzel yerlerde vardı. Gözükmek istememek böyle bir şey midir?
Aklıma bir şey gelmiyor bu kadar soru sorulurken sadece susadığımı söyleyebiliyorum. Bir anda hemşire içeriye girip insanları dışarı çıkarmaya başlıyor. Ama içeride tanıdğımı sandığım birisi var sanki. Gördüğüm son surat o olabilir mi çünkü hatırladığım tek insan o. Evet bu gülümsemeyi çok iyi hatırlıyorum. Eminim gözlerimin içinin güldüğünü görüyordur. En son odadan onun çıktığını görüyorum ama garip giden bir şeyler var çünkü benim tanıdığımı sandığım kişi diğer insanlarla pek samimi değil gibiydi. O on saniye içerisinde nasılda soğuk bir ortam oluşmuş olabilirki o insana yabancı gibi davranmış olabilirler. Hay Allahım aklım almıyor. Bir adım geride duran kişi sanki benim gölgem gibi takip etmiş kişi. Odada birsürü insan var ama bana birşeyler anlatmaya çalışan insanları nedense yakın göremiyorum, aslında onlar bana en yakın davranan insanlardı o anda. Anlayamadım ama bir sürü iltifat gibi şeyler söylediler.
Sevdiceğimin verdiği adrese doğru adım adım yaklaşıyorum epey heyecanlıyım. Tabiki bunu yaşayan bilir yaşın bir önemi yoktur bu gibi durumlarda, ateş basar tüm vücudun yanar delicesine. Hani o şarkılardaki gibi. Gözlerimin pek iyi gördüğü söylenemez ama sevdiceğimi daha yolun başından tanımıştım.
Saçları savruluyordu rüzgarda yada ben klip setindeydim o anda. Yaz günü ne rüzgarı Allah aşkına moda'da yada amsterdamın çok acaip yerinde. Belki amsterdamda rüzgar olur ama başka rüzgar, hani sen bilirsin ;) Neyse işte. Kızı hemen tanıdım ama işin garibi kız beni beklemekten çok başka bir yöne doğru bakıyordu.
Acı bir fren sesini duydum bir kişinin ayakları gökyüzüne baktı aynı saniye içerisinde. Sevdiceğimin çığlığını duymamla birlikte koşmaya başladım. Kim olduğunu bilmediğim bir kişi caddenin ortasında yatıyordu, çarpan arabanın şöforu aracından inip ağzı açık bir şekilde manzarayı izliyordu. Ortalık epey kalabalıklaştı aynı dakika içerisinde, telefonuna sarılıp ambulans arayan soğuk kanlı insanlar vardı ne güzel ki. Ama benim unutamayacağım bir manzara vardı o anda, sevdiceğim korku veya acımadan başka bir gözle bakıyordu yerde yatan insana.. Ne olduğunu hiç bir zaman bilemedim.
Peki şimdi ne oldu diye sorarsan; her yılın aynı sıcaklarında bir güzel bukle hazırlatıp gönderdiğini öğrendim karımın. Elinde bastonuyla yürüyen o adam açtı kapıyı ve aldı papatyaları. Ne oldu hiç bir zaman anlatmadı ve ben de hiç bir zaman sormadım. Ama bu merakımın önüne geçipte karımı takip etmemi engelleyemedi...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Maksat Yazdım Desin-Oyun




Selamlar olsun
Klavyemle küçük bir problem yaşadığımı belirtmek isterim. Kalemimle kavgalıyım gibi birşey değil resmen istemediğim harfler baSıyOr bazı bazı büyüklü küçüklü yazıyor. Nedenini bilmiyorum ama gözümden kaçan bazı hatalar olursa haberiniz olsun istedim. Zaten bU bilgisayar kOnusUnda şöyle bir gönül rahatlığıyla oyun oynayamadım yada hep tam olarak istedikleRimi yapamadım. Hep  bir problem çıkaRdı namuzsuzlar. Şimdiye kadar yüzlerce oyun yükleme girişiminde bulunduğumu varsayarsak sorunsuz bir yükleme sayısı bir elin parmaklarını geçmez heralde. Veya internet bir noktada yavaşlar, kesilir veya bu şekilde klavye problemi yaşarım. Gerçi bu bilgisayarım iki senedir ilk defa problem çıkarıyor. Bende abartıyorum canım.
Sene hızlı ve öfkeli filminin çıktığı sene. Yazıyı yazdığım sırada internetim olmadığı için bakamıyorum ama 2003-2004(diye sallıyorum) gazetede görmüştüm reklamını, işte acaip bir araba yarışı geliyor Need for Speed Underground adıyla, piyasayı salladı falan. Zaten filmden etkilendiğimiz ve dergilerde okuyup takip ettiğimiz 'Modifiye Dünyası'nın oyunu yapılmış. Hemen aradım buldum, aldım geldim, çıktığı gibi. Tabi oyun orjinal olmadığı için aksaklıklar yaşanıyor çünkü bir oyuna yüz lira verecek kadar zengin değilim, ben istemezmiydim oyunlar orjinal olsun mahalle bakkalından 5 kat top alır gibi oyun alalım. O değilde orjinal 5 kat toplar vardı onlar gerçekten kaliteydi sertti ama sonra her topun üstüne 5 kat yazmaya başladılar.. Sahtecilik bizde başlamış olabilir..Neyse işte,
Ben bu oyunu daha iyi oynamak için 128mb ekran kartı satın almıştım o seneler iyi sayılabilecek bir karttı ve tam 115 lira para saymıştım iyi hatırlarım. Peki o kart bana ne kattı biliyormusunuz? Nos'layınca ekran kayıyor+egsozdan ateş çıkıyor+yarışı kızlar başlatıyor. Evet paranın karşılığı bu olsa gerek. Ama ben yinede memnundum abi yine getirseler yine oynarım. Hatta amcamınoğlu oynuyordu geçen sene, bir bölümü geçememişti, geçebilir misin diye sordu 2. deneyişimde geçmiştim. O kadar seneden sonra formumdan hiç bir şey kaybetmemiştim ama hiç unutmadığım diğer bir yanım ilk yarışın son turunda karşıdan gelen beyaz minibüsten hiç kaçmayıp 'bodoslama' dalmıştım. Bazen doğrudan arabalara çarpıyorum, nedenini bende bilmiyorum ama bazen donup kalıyorum.
Herşey çok güzel giderken donup kalabilir ve ben niye bu oyunu oynuyorum diye sorabilirsiniz. Madem hayat için hem bir oyun hemde bir yarış diyorlar al sana yarışlı oyunlu örnek. Zaten bisiklete binmek gibiymiş bu tarz oyunlar asla unutmazmışsın. Tabiki öyle değil en son underground oynamış bir insan shift2 oynasın bakalım.
Neredeyse bir haftadır aylak aylak dolaşıyorum bir yazı yazamadım diye kendime kızdım yazı yazmak istedim dün. Aklıma bir harf bile gelmedi mal gibi boşluğa baktım. Bugünde dayanamadım salonda duran bilgisayarı odama taşıdım. Otopark manzaralı odamdan ancak böyle bir yazı çıktı kusura bakmayınız. Şimdi bilgisayarımı masası ile birlikte eski yerine taşıma zamanı.
Yazımızın altındaki parçayı daha öncede dinliyordum ama son istanbul yolculuğumdan önce mp3'üme atıp yolda defalarca dinlemiştim. Geçtiğimiz günlerde gittiğim bir mekanda bu şarkıyı söyleyince bende üstüne birazcık anlam yükledim. Dolayısıyla yazı şarkımız bu oldu.. Yukarıdaki parçayıda öylesine koyuyorum bilirsiniz Fransızca rap severim..
En son güneşin tadını çıkarmanız dileklerimi sunduğumdan beri havalar kapalı.. Daha fazla bir şey demiyorum yani moruk hele ki kendine iyi bak hiç demiyorum..

10 Mayıs 2012 Perşembe

Bir Dilenci Şiiri

Bir adam düşün öylesine yaşıyor
İşine geldiği zaman selam verip mutlu olduğu vakit 'Nerede dünya?'
Kendisine duygusal diyor ama yanından bile geçmiyor
Biraz içerse güzel adam oluyor hemen iyi adam oluyor
İltifatı bayram çokoladı gibi dağıtıyor
İşeyaramazın teki kendini dövüyor her gece
Kafasını yastığa koyduğu vakit düşünüyor ne yaptım
Hatalarını kantara veriyor
Sorularını taşımaktan belli, kamburu çıkmış garibimin
Her sabah erkenden kaçıyor kalabalıklardan
Çoğu zaman uyumuyor adeta komada
Davul zurna ile kalkar belki neler görüyor uykusunda
Ne görecek işte dünya hayatı rüya zati
Bir yalana inanarak ağladığı geceleri
Belki olur diye oynadığı kuponları
Bir bavula koyup denize atmak istedi klipteki gibi

Neyse işte moruk..
Sen öyle birisi düşün ki
Kendisine saygısı azalan
Mutluluğu aramayı bırakmış zavallının teki
Haksızlık ediyor kendisine belki
Gerçekler önünde sayfalarca yatarken
Onun gözleri dalgındı uzaklara bakarken

Belki ile yaşıyor her fani gibi..
Belki biri tamamlar bir gün şiirini
.
.
.

8 Mayıs 2012 Salı

İyi Düşün-İyi Laf At


Herkeşe merhaba
Bugün için iki başlık seçtim, daha doğrusu kafama takılan bu iki konuyu sizlerle paylaşmak istedim. İlk olarak git gide huysuz bir insan mı oluyorum acaba diye sorgulamaya başladım. Verileri incelediğimiz vakit bu sonuca varmamak için hiç bir sebep yok. Sokağa adım atar atmaz bir mutsuzluk bir huysuzluk yok, ama yürüdükçe sinirleniyorum çoğu zaman. Omuz atan mı dersin son hızla sıyıran arabalar mı dersin toplu taşımada tartışma yaratan insanlar mı dersin. Kötü düşündüğün için bütün sıkıntıları topladığın fikri iyice aklıma yatmaya başladı fakat 'güleç' bir şekilde başlayan bir gün bile sinir küpü halde sonlanabiliyor. İnsanların bana bir oyun oynuyor olabileceğini söylemiştim önceden paranoyağım abi ne yapalım. Sonra düşünme yöntemimi değiştireyim dedim kabahati kendimde arayayım dedim bulduğum sonuç; var bende bir cenabetlik, oldu.
Kahvaltı etmeden evden çıkıyorum işlem basit, bankamatikten para çek, simit ye, yarımdaki tramvaya bin. Para çektiğim banka garanti gibi ziraat gibi jüpiter şubesinde bile deliler gibi sıra olan bir banka değil. Ama benim acelem olduğu için sabahın sekizinde deliler gibi kuyruk oluşmuş, sebebi emekli maaşı. Neyse onlarda benim gibi ihtiyar benim gibi emeklilerini alıyorlar diyip geçiştirelim.
Her seferinde farklı bir heyecan yaşarım bankamatiklerde, yine sıradan bir gece ıssız sokaklarda üşenerek ve üşüyerek para çekmeye gittiğimde ne göreyim. İki adet gerizekalı gecenin köründe fatura ödemeye çalışıyorlar. Benim bankamatiğimi bulmuşlar. Kronometre tuttum 9 dakika geçti ve faturayı ödeyemediler utanıp kenara çekildiler ben paramı çektikten sonra tekrar denemeye koyuldular. Böyle insanlar böyle people canım.
Dün yaşadığım bir gariplik aynen şu şekilde cereyan etti; tam dört senedir kullandığım bisiklet yolunda neden bisiklet sürüyor muşum diye laf atıldı.
Burası bisiklet yolu değil miş burada ne işimiz var mış. Asıl anlatmak istediğim o kızın bu lafı söylerken dayandığı cesaret. Arkasından laf sokma durumu yani. Nasılsa durmaz diye atılmış bir laf, doğru ne cevap vereyim ki? Yapmam gereken hareket 'herkes aptal bi sen biliyorsun mınakki' diyerek kalbine uçan tekme atmaktır.
Yaş küçüldükçe bu 'şanlı hak arama ve laf sokma sanatı'nı yapanların sayısı artıyor. Sebebi şımarıklık ile özgüvenin birbiri içine geçmiş olması diye düşünüyorum. Artık insanlar ikisini ayırmakta zorlanıyor ve çocuklarını bu şekilde yetiştiriyorlar. Gerçi böyle insanlar her yaşta var ama gençlerde bu oran çok daha yüksek. İnanmıyorsanız girip twitter'da bir tur atın, facebook'ta sayfayı yenileyin. O kendini biliyor diye yazılan notlar, anonime yazılan gazeller ve nicesi. Bana göre durum vahim çünkü her gelen nesil daha şımarık ve daha fazla bencillikle beslenecek.. Çünkü her geçen gün çocuklara verilen değer artıyor, kıyaslamak için kendi çocukluğunu hatırlaman yeterlidir. Aman düşmesin, aman ağlamasın aman şöyle, bırak çocukluğunu yaşasın. Bırak sokakta toz yutsun, kavga da etsin öyle herkese dil uzatmamak gerektiğini anlasın, yere de düşsün nerede koşması gerektiğini bilsin. Bir musibet bin nasihatten iyidir denir bu gibi durumlara.
Neyse ne işte son sözler olarak; etrafa pozitif elektrik yaymaya çalışmak gerekli, yılmadan, sıkılmadan, usanmadan bu yolda gitmeliyiz. Bazı insanların dilinin kemiği yoktur bunu bir kenarda tutup, önce söze bakmalı söz mü diye sonra söyleyene bakmalııııııııııı... haha uyuz olurum o lafa az kalsın çarpılıyordum.. Banane lan benim çocuğum yok ben mi düşünücem elalemin çocuğunu. Laf atma, giydirme sanatıyla ilgilenen arkadaşlarada biraz efendi olmalarını kaşarlık yapmamalarını tavsiye ediyor ve isim vermeden kimseye giydirmeden bu yazıyı sonlandırıyorum.
Güneşin tadını çıkarmanız dileğiyle...


Biz böyle görmedik azizim, şarkı da şarkıymış ha..